Söylenen ve Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söylenen ve Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2018 Pazar

Hacı Tevfik’in Torunu Mustafa Kemal Atatürk'ü Anlatıyor

Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakınındaki isimlerden Hacı Tevfik’in torunu, kütüphanecisi ve özel kalemi Nuri Bey’in oğlu Mustafa Kemal Ulusu'dan Atatürk'e ait önemli anektodları Abbas Güçlü ile Genç Bakış programında anlattı. 
Neleri sevmezdi? 
Diktatör değil, tek adamdı. 
Eşiyle pek severek evlenmediği ve asıl aşkının Fikriye Hanım olduğu bir gerçek.

* Uyumadan 48 saat çalışırmış. Babam 5.000’e yakın kitap okuduğunu söylerdi. Okuduğu her kitabı babam da okuyordu. Çünkü sorardı. Savaşlarda cephelerde bile tarih kitabı okurmuş.
* Boyu 1.74, elleri çok ufak. Tıraşını kendisi olmazmış.
* Fenerbahçe'li fakat futbolla çok alakadar değilmiş.
* Güreş’i çok severmiş. Zaman zaman köşke pehlivanları çağırarak güreştirir, para yardımları yaparmış.
* İyi bir biniciymiş, yüzmeyi çok severmiş.
* Silaha çok meraklı, iyi bir atıcıymış.
* Yemekle çok arası yok. En çok kuru fasulye ve pilav sever.
* Sürekli içer miydi? Atatürk’ün her sofrasında içki olduğu söyleniyor. Böyle bir şey mümkün değil. Çalıştığı geceler kesinlikle içmezmiş.
* Yanında hiç para taşımazmış. Yanındaki çalışanlarının hiçbirini zengin etmemiştir.
* Fevzi Çakmak geleceği zaman sofrasında içki olmazdı. Ona karşı büyük saygısı vardı. Köşkte kapıda karşıladığı tek kişiydi.
* Çok şık giyinirmiş. Ayakkabılarına çok dikkat edermiş. Kılık kıyafete çok dikkat ederdi. 1930’larda Adana’da, Karadeniz’deki kadınların kıyafetleri çok modern.
* Babam ve şoförüyle gece yarısı köşkten çıkan biri. Kimseden korkmazdı. Halkın içindeydi.
* Manevi kızı Afet İnan onun hayatında çok önemli.
* Babam Atatürk öldüğü anda yanındaydı. Babam seve, öpe, okşaya fanilasını, iç çamaşırını kesiyor, ağzını siliyor. Bunlar hep babamdaydı.
* Liderler öldükten sonra maskının alınması gerekiyor. Babam onu da yapıyor.
* Atatürk ve din- Kuran-ı Kerim’i Türkçeleştiriyor.
* Kur'an okununca çok duygulanan, ağlayan bir insan. Babam bizzat gördüm derdi. Ayasofya’da Kur'an okunduğunda Dolmabahçe’de naklen radyodan dinleyince gözlerinden şakır şakır yaş gelmiş.
* Hazreti Muhammed’i en büyük komutan olarak biliyor ve söylüyor.
* İslamiyet’e çok saygı duyarmış. Dolmabahçe Sarayı’nda sabahın gün ışıklarına kadar devam eden bir düğünde ezan vakti Atatürk manevi kızı Nebile’ye “Hadi bir ezan oku” diyor. Ve okumaya başlıyor. Babam “Tam yanı başındaydım, gözlerinden damla damla yaş aktığını gördüm” derdi.
* Kimsenin kıyafetine karışmazdı. Batı’yı Türkiye’ye getirmeye çalışıyor. Benim babaannem çarşaflıydı. Köşkte çarşafıyla geziyordu.
* İsmim O’nun vasiyeti Bir gün babama “Ne mutlu sana bir ailen, yavruların var. Allah bana vermedi ama milletimin babalığını nasip etti, onunla avunuyorum. Biliyorum, erkek çocuk istiyorsun. Beni ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Ömrüm vefa etmez ise vasiyetimdir, adını Mustafa Kemal koy” diyor.
* Soyadımızı da koymuştur. Dedem Hacı Tevfik’in denizci olması sebebiyle “Ulu Su” adını koymuştur.
* Atatürk Etnografya Müzesi’ni hiç beğenmezdi. Orada o kadar uzun yıl kalmasını babam içine hiç sindirmiyordu. Babamın en çok üzüldüğü mevzudur oraya defnedilmesi.
* Babam İnönü’ye kırgındı. Askeri dehasını takdir ederdi. Ama Atatürk’e karşı olan bazı yaşanmış olaylarını biliyordu. Atatürk kıskanılmayacak bir insan değildi. Atatürk, Celal Bayar’ı Başbakan yaptıktan sonra küslük başlıyor. İnönü hazmedemiyor.
* Atatürk tamamıyla Batılı düşüncelere açık bir insan. İnönü daha tutucu!
* Atatürk’ün İnönü’ye karşı bir vefası vardı. Çocuklarına o yüzden sahip çıktı.
* Hasta olduğu dönemde, Atatürk İnönü’yü görmek istiyor. Ama İstanbul’a gelmesi önleniyor. Suikast yapılır diye.
* İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi bölümünden Yrd. Doç. Dr. Hayrünisa Alp anlatıyor. Atatürk’ün çok sevdiği Florya Deniz Köşkü’ndeki hatıralarından Pera Palas’taki odasına, Şişli’deki Pembe Ev’den Dolmabahçe’deki Saray günlerine işte Ulu Önder’in İstanbul’u...
* Atatürk’ün İstanbul’unu bize anlatır mısınız?  
İstanbul O’nun için ne ifade ediyordu? 
- İstanbul Atatürk’ün, hayatının belki de en mutlu günlerini geçirdiği şehir. Ayrıca birçok devrimi de bu şehirde gerçekleştirdi.
* 1899- 1919 ve 1927-1938 yılları arasında İstanbul’da geçirdiği her an anılarla dolu. Atatürk’ün ilk kez Harp Okulu’na başladığı günlerde geldiği İstanbul, hayatının önemli bölümünü geçireceği, kendisinde hayranlık uyandıran bir şehir halini aldı.
* Manastır Askeri İdadisi’ni bitirdikten sonra 13 Mart 1899 günü bugün genel merkezi Ankara’ya taşınmış olan o zamanlarda Pangaltı’da bulunan Harbiye Mektebi’nde İstanbul’da okumaya başladı.
* 1900’lü yıllardan 10 Kasım 1938’de aramızdan ayrılışına kadar İstanbul’da pek çok anı yaşamış, tarihi günlere şahitlik etmiş, kendisi ve Türk milleti için tarihi baştan yazacak devrimlere İstanbul’da öncülük etmiştir.

‘SELANİK’TEN SONRA EN SEVDİĞİ ŞEHİR İSTANBUL OLDU ’ 
Yaz tatillerinde Selanik’ten İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Harbiye’ye gelişinde şöyle söylemişti: ‘Osmanlı Devleti’nin temellerinin daha hızlı çatırdamakta olduğunu bu sefer daha iyi hissettim...
* Rumeli’de Sırp, Rum, Bulgar komitecilerini besleyen Ruslar buraları bizden bütünüyle koparmak çabasındalar, ordularımızın başında bulunan komutanlar aciz. Abdülhamid ise Avrupa’nın politikasından bütünüyle habersiz.’
* Trablusgarb savaşı için henüz yola çıkmamış Selanik’te Beyaz Kule’de sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) ile konuşurken ‘Müteessirim doğup büyüdüğüm Selanik acaba Türklerin elinde kalacak mı?...
* Ah, Selanik, seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?’ derken gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Balkan Savaşları sonrası elden çıkan Selanik’in Misak-ı Milli sınırları dışında kalması Atatürk’ün ömrü boyunca içinde bir ukde olarak kalacaktı.
* İstanbul, zaman içinde Selanik’ten sonra en sevdiği şehir oldu. Trablusgarb Savaşı’ndan sonra artık tekrar Selanik’e dönmedi. Zübeyde Hanım ve Makbule Hanım da Beşiktaş’taki Akaretler’de 76 numaralı eve yerleşti.

KURTULUŞ MÜCADELESİNİ ŞİŞLİ’DEKİ PEMBE EV’DE PLANLADI 
Kurtuluş mücadelesine başlayacağı 3 Kasım 1918 günü Üsküdar’dan kayığa binen önder, o gün ‘Düşmanlar geldikleri gibi gidecekler’ demişti.
* Bir tevafuk eseri Mustafa Kemal’in İstanbul’a geldiği gün boğaza demirleyen İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyan kuvvetlerinden oluşan 54 parçalık donanma 3 senelik zaman zarfında geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlardı.
* İlkin ülkenin çok da parlak görünmeyen geleceğini İstanbul’da birtakım kurtuluş çareleri araştırarak geçirdi Atatürk. 3 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919’a kadar geçen 6 aylık süreçte “Şişli’deki Pembe Ev”de kaldı.
* Buradan sık sık yürüyerek Süleymaniye’de İsmet Bey’in (İnönü) konağına gelip silah arkadaşlarıyla ülkenin geleceğine dair planları konuşuyordu.
* Günümüzde İstanbul Üniversitesi’nin Rektörlük binası olarak kullanılan bina o dönemde Harbiye Nezareti (Genelkurmay Başkanlığı) olarak kullanıldı. Göreviyle ilgili yazışmalar ve görüşmeler için sık sık buraya geliyordu.
* Pera Palas’ın ardından Halep’te tanıştığı Hıristiyan bir aile Arap Salih Fansa’nın Beyoğlu’ndaki konağında bir ay kaldı ve bayan Fansa işte bu süreçte Şişli’deki pembe evi O’nun için kiraladı.

‘MİLLİ MÜCADELESİNE TANIKLIK EDEN ÖZEL BİR KENT’ 
Atatürk bu dönemde annesi ve kız kardeşi Makbule Hanım ile yaşamak yerine yalnız yaşamayı tercih etti. Nedeni ise annesinin oğlunun iyiliğini düşünerek devamlı surette onu uyarmaya çalışması oldu
* Öyle ki Zübeyde Hanım bir gün Şişli’deki pembe evde Mustafa Kemal’in arkadaşlarıyla konuşmalarına şahit olur ve oğlunu; “Yedi evliya kuvveti olan padişahımız efendimize sen ve arkadaşların isyan mı edeceksiniz, aman oğlum!” diye uyardı...
* Milli Mücadele’yi hazırladığı bir başka mekân da Beyoğlu’nda Bursa Sokağı’nda Madam Corinne’in evi. Cenova doğumlu İtalyan Madam Corinne, Beyoğlu Bursa Sokak’ta bugünkü Sadri Alışık Sokak’taki 4 katlı 36 numaralı konağını kulüp haline getirmişti.
* Burada Corinne piyano çalar Namık Kemal’in torunu Cezmi kemanıyla ona eşlik ederdi. Selim Sırrı (Tarcan), Abdülhak Hamit Tarhan ve eşi Lüsien de bu kulübe devam eden entelektüeller arasındaydı.
* Corinne ve Mustafa Kemal 1916’ya kadar Fransızca olarak mektuplaşmıştı.
* Corinne çoğu zaman Mustafa Kemal’in imla hatalarını da düzeltirdi. Mustafa Kemal henüz İstanbul’dayken evi İngilizler tarafından basılmış ve duvarda asılı Mustafa Kemal’in resmini indirmişlerdi.
* Madam Corinne, Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra sürekli tahkikata maruz kaldığından İtalya’ya kaçmak zorunda kalmıştı.
* Atatürk’le mektuplaşmaları uzun yıllar sürdü. Bu mektuplar, Cumhuriyet Kitaplığı’nda kitap olarak da basıldığı gibi 21 Kasım 1954-6 Aralık 1954 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde tefrika olarak yayınlandı.

O'NUN İÇİN ÖZGÜRLÜĞÜN VE MUTLULUĞUN ADRESİYDİ 
Atatürk her işin uzmanından faydalanması gerekliliğinin bilincinde okuma âşığı bir karakterdi.
* Özellikle çok önem verdiği dil ve tarih çalışmalarında konunun uzmanı araştırmacıları bir araya getirmek amacıyla topladığı kongrelerle İstanbul’un bir kültür başkenti olma özelliğini korumasına katkı sağlayacak çalışmalar yaptı.
* 1930 ve 1932 yıllarında gerçekleşen kongrelere dünyanın her yerinden ve bütün Türkiye’den konunun uzmanı akademisyenleri çağırdı. Büyük toplantılarda ilk tercihi İstanbul oldu.

ÖZGÜRLÜKLER ŞEHRİYDİ 
İstanbul Atatürk için bir özgürlük kentiydi. Dolmabahçe Sarayı günlerinden birinde, Atatürk saraydan kaçıp Beşiktaş’taki balıkçılar kahvehanesine gider, daha çok Rum balıkçıların olduğu kahvede hürmetle karşılanıp...
* ...muhabbet ederken Ata’nın güvenliğinden sorumlu İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ uykusundan uyanıp Atatürk’ün sarayda olmadığını fark eder. Bütün saray karış karış aranır.
* Gazi’nin denize düşmüş olma ihtimaline karşı deniz aramalarına dalgıçlar bile getirilir. Atatürk bir gün de; Yaveri Nuri Conker ile Florya’dan köşkün tüm nöbetçilerini atlatarak kaçmıştı.
* Her fırsatta İstanbul’u daha fazla hissetmek, hayranı olduğu bu kentte biraz daha özgürce vakit geçirebilmek için böyle sürpriz kaçışlar yapardı. Bu nedenle İstanbul onun için bir özgürlükler şehriydi...

EN GÜZEL ANILARINI FLORYA’DAKI KÖŞKÜ’NDE YAŞADI 
Atatürk Florya’da manevi kızı Ülkü ile vakit geçirmeyi çok severdi. Ülkü Adatepe’nin yeri çok ayrıydı. Florya’da Ülkü’yle denize girer, kumsalda vakit geçirirdi.
* Bu evde odasına en yakın oda da yine Ülkü’nün odasıydı. Her türlü çocukluk kaprisini sevgiyle karşıladığı Ülkü bir gün Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün siyah ayakkabılarını kahverengine boyamış bunu yaparken de yakalanmıştı.
* Atatürk “Boyamayı sevdiğine göre artık sana boya kalemleri alalım bundan sonra resimleri boyarsın” demişti. O günden sonra minik Ülkü boya kalemleriyle resim yapmaya devam etmişti.

ATATÜRK’ÜN EN ÖNEMLİ ANLARI İSTANBUL’DA GEÇTİ 
Atatürk için özel bir kent olan İstanbul en önemli olayların da şahidi oldu. İstanbul’da bulunduğu sürelerde Atatürk akademisyenlerle görüşmüş...
* ... müze açılışları, deniz manevraları, prens ve prenses kabulleri yapmış, gazetecilere röportajlarını bu kentte vermişti. Türk-Yunan dostluk görüşmeleri, tarih ve dil konuları üzerinde çalışmaları, Florya ziyaretleri...
* ...çok sevdiği halkıyla buluşmaları, Savarona yatında geçen 65 günü ve nihayetinde Dolmabahçe Sarayı’nın 71 numaralı odasında geçirdiği tedavi evresi ve vefatı dahi İstanbul’da olmuştu.

HAYATI GÖRÜŞMELERE PERA PALAS ŞAHİTLİK ETTİ 
İstanbul Beyoğlu’nda yer alan Pera Palas Hotel bundan yıllar önce önemli bir misafir ağırladı.
* Ulu Önder Mustafa Kemal’in 1917’den itibaren pek çok kez evi gibi kullandığı 101 numaralı oda O’nun en önemli görüşmelerine şahitlik etti.

İSTANBUL'DA BULUNDUĞU MEKANLAR 
 -Dolmabahçe Sarayı -Florya Deniz Köşkü -İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası / Dönemin Harbiye Nezareti
* -Harbiye Mektebi: Bugün İTÜ Maçka Kampüsu’nun olduğu bina -Şişli’deki Pembe Ev -Fansa’ların evi
* Pera Palas Oteli -Zübeyde Hanım’ın Akaretler’deki evi -Polonezköy’deki evi

"AŞKIMIZIN KUTSİ VE YÜKSEK MİHRABI" 
-İstanbul, bizim tarihimizin ve uygarlığımızın bir özetidir.
* Dört beş yüzyıllık millî çalışmamızın verimi bu güzide şehrimizde toplanmıştır. Millî yeteneğimizin devamlı ve güzel birer belirtisi olan bunca anıtlar ve kuruluşlar hep oradadır.
* İstanbul, millî mücadelemizin devamı müddetince millî ve vatanî aşkımızın kutsî ve yüksek bir mihrabı olmuştur. Bundan sonra da hiçbir olay, hiçbir kuvvet, ruhumuzu bu kutsal mihraptan çeviremeyecektir.



KAYNAK

28 Ekim 2017 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN RÜTBE YÜKSELME TARİHLERİ


TEĞMEN  ( 1317-PİYADE.8 )            :  10 ŞUBAT 1902
ÜSTEĞMEN                                         :   1903
YÜZBAŞI (KURMAY)                          :  11 OCAK 1905
KOLAĞASI (KIDEMLİ YÜZBAŞI)      :  20 HAZİRAN 1907
BİNBAŞI                                               :  27 KASIM 1911
YARBAY                                               :  1 MART 1914
ALBAY                                                  :  1 HAZİRAN 1915
MİRLİVA (TÜMGENERAL)                 :  1 NİSAN 1916
ASKERLİKTEN İSTİFA                        :   8 TEMMUZ 1919 (ERZURUM KONGRESİ ÖNCESİ)
ASKERLİĞE GERİ DÖNÜŞ                  :  5 AĞUSTOS 1921 (BAŞKOMUTANLIK GÖREVİYLE)
MAREŞAL (MÜŞİR)                             :  19 EYLÜL 1921

MUSTAFA KEMAL'E SUİKAST TEŞEBBÜSLERİ

Gazi Mustafa Kemal, başından geçen suikast teşebbüslerini şöyle hikaye etti:"İttihat ve Terakki Cemiyetinin bazı müfritleri (aşırılan) bana üç defa suikast tertip ettiler. Müteşebbislerden birisi Abdülkadir'dir. Bu adam bir gece beni Selanik'te Beyazkule civarından takibe başlayarak tam evimin önüne kadar bana hissettirmeyerek geldi. Evin kapısına yanaştığım zaman, Islahhane mektebinin duvarındaki bir siyah gölgeden şüphelendim. Elimdeki bastonla pencereye vurmak suretiyle ev halkını acele haberdar etmeye çalışırken, gölgenin ilerlediğini görünce, silaha sarıldım ve üç el ateş ettim. Hain, Ahmet Subaşı mahallesi istikametine (yönüne) doğru kaçtı ve karanlıkta bu adamın çizmelerinden ve gölgesinin umumi (genel) şeklinden kim olduğunu seçtim."

Yine Gazi anlatıyor:
"Merkezi Umumi artık İstanbul'dadır. Cemiyetle aramızdaki görüş ihtilafı had derecededir. Birinci teşebbüs neticesiz kalınca, bu cinayete ikinci defa yine aynı adam memur edildi. Ve - H - Bey yardımcı olarak bu fiile iştirak ettirildi. Bir yaz akşamı idi. Selanik'te Yonyo birahanesinde oturuyordum. (H .. ) Bey yanıma geldi, oturdu. İstanbul'dan bilhassa benimle götilşmek için geldiğini söyledi. Uzun uzadıya düşündükten sonra, Merkezi Umuminin (Genel Merkezin) yanlış görüşleri yüzünden memleketin zarar göreceğine inandığını ve benim görüşlerime hak vererek birçok meselelerde noktai nazarımı kabul ettiğini ifade ettikten sonra, eğer muvafakat edersem, Merkezi Umumiye (Genel Merkeze) karşı benimle iş birliği yapmaya hazır olduğunu ilave etti. Yalnız, çok mühim saydığı bir iki meselede aydınlanmak istediğini ve acele işleri dolayısıyla uzunca kalamayacağından ertesi akşam aynı mahalde ve bu saatte birleşmemizi rica etti. Arzusunu kabul ettim. Ayrıldık. Ertesi akşam, randevu saatinde Yonyo'ya geldim. (H) Bey, benden evvel gelmiş ve bir masa işgal etmişti. Karşısındaki sandalyeyi işaretle bana yer gösterdi. Oturdum. Arkam caddeye müteveccih (yönelik) idi. Hararetli hararetli konuşuyorduk. Bir ara muhatabımın kaş ve gözle işaretler verdiğini gördüm ve şüphelenerek başımı çevirdim. Birden, camlı kapının tokmağını eline almış, içeriye girer vaziyette, Abdülkadir'le karşılaştım. Süratle döndüm.

İki hainin arasında kalmamak için biraz yana çekildim ve cebimdeki silahı ateşe hazır surette çevirdim. Abdülkadir' in bir ayağı gazinoda, diğer
ayağı dışarıdaydı. Süratle çıktı ve Sabri Paşa caddesi istikametine doğru yürüdü. (H) Bey de ayağa kalkmıştı.
- Ben "Samim" değilim. Gözünü aç ve dikkat et! Diyerek hakaretle kendisine gazinonun kapısını gösterdim. Telaşa mahal (yer) olmadığını, haksız
olarak endişe ettiğimi söylemek istedi. Artık kendisini dinleyemezdim, tekrar kapıyı gösterdim. Onun da bir eli cebinde idi. Çıktı ve arkasına bir iki defa bakarak uzaklaştı. Ben de gazinoyu terk ettim ve üçüncü bir teşebbüse karşı daha tedbirli davranmaya karar verdim."


Gazi Mustafa Kemal devam etti:"Bir gün Mustafa Necip, Selanik' te, dairede odamın kapısını vurmadan açarak içeri girdi ve kapıyı tutar gibi vaziyet aldı. Menhus (uğursuz) teşebbüsler yüzünden daima tedbirli ve tetik hareket ediyordum. Masa üzerindeki küçük evrak sepeti içinde hususi bir örtü altında bulundurduğum revolveri derhal ateşe müheyya (hazır) bir süratle çevirince, Mustafa Necip hayretle:
- Bravo Mustafa Kemal! Bu kadar hazır ve tedbirlisin! Dedi ve gülerek karşıma oturdu.

Şöyle konuştu:
- Üçüncü bir suikast teşebbüsüne girişileceğini ve süratle tatbik olunacağını duydum ve bu menhus (uğursuz) fiile talip oldum. Suikasdi bir müddet tehir etmek (ertelemek) ve seni haberdar ederek tedbirli bulunmanı temin etmek için bu işi deruhte ettim (üzerime aldım), dedi.
Mustafa Necip, beni hakikaten severdi ve sayardı.
Kendisine karşı tam itimadım vardı. İşte üçüncü teşebbüs de bu suretle akim (sonuçsuz) kaldı."

Asaf İLBAY 3

3 - "Atatürk'ün Hususi Hayatı", Tan Gazetesi, Yıl: 1 , Sayı: 1 84, 20 Haziran 1949, s. 2.

''OLDUĞUNUZ YERDE KALINIZ ... ''

Meşrutiyet başlangıcında öne sürdüğü esaslı düşüncelerin o zamanki iktidar partisinin (İttihat ve Terakki) bazı çevrelerinde hoş karşılanmadığını, hatta muzır ve tehlikeli sanıldığını sezinmiş. 

Gizli teşkilat kademelerince vücudunun, bir punduna getirilip harcanmaya bakılabileceğinden kuşkulanmış. Kulağına çalınan şu bu söylentiler de o kuşkuyu artırmış. Her neredense öğrenmiş ki ona kıymaya memur edilmiş kim ise bir görüşme bahanesiyle ansızın odasına girecek, silahını kullanacakmış. . .

Bir gün, neferi birinin geldiğini, kendisi ile görüşmek istediğini bildirmiş.

Mustafa Kemal Bey:
- Peki; söyle, buyursun! demiş.

Ve nefer selam vererek arkasına dönüp kapıya doğru giderken o da tabancasını yazıhanesinin çekmecesinden çıkarıp üzerine koymuş; üstünü de gazete ile örtmüş.

Kastedecek ziyaretçi içeri girip kapıyı arkasından örter örtmez Mustafa Kemal Bey büylik bir sükunetle, karşısındakine:
- Olduğunuz yerde kalınız, hiç kıpırdamayınız! demiş ve gözlerini gözlerine dikmiş . . .


Gelen adam, bu ihtar üzerine benzi kül gibi olarak duvara yaslanmış. . . O zaman Mustafa Kemal Bey, kendisini vurmak istemekten maksadının ne olduğunu; böyle bir şeyi yaparsa hakikaten vatanperverlik edeceğine kani mi bulunduğunu ondan sormuş?

Coşkun ruhlu olan ziyaretçi, kötü telkine kapılarak girişmeye kalkıştığı hareketten pişmanlık duymuş. Kanlı olabilecek bir işten böyle ahbap olarak
ayrılmışlar ...


Ruşen Eşref ÜNAYDIN


* "Hatıralar: Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal'le Mulakat", Türk Dili Dergisi, Cilt: VI, Sayı: 6 1 , 1 Ekim 1 956. ss. 5-6.

BAŞÖĞRETMEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

“Yeni Türkiye’nin kurulması eğitime dayanır. En önemli ve en onurlu görevimiz eğitim işleridir. Ulusal eğitim işlerinde kesinlikle yengin olacağız.”

Bağımsızlık Savaşı’nı kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara, Atatürk’ün yanıtı, “Ulusal Eğitim Bakanı olmak” olmuştu. Türkiye’nin geleceğini eğitime dayandırması, bunu en önemli ve onurlu görev bilmesi, yenginlikle (utku, zafer) bu yolda bulunacağını vurgulaması da, eğitime-öğretime verdiği değerin göstergeleri olmaktadır.

İnsanımızın yok olma konumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence (bolluk, refah) çeviren, dağılmış, parçalanmışlığı birlikteliğe, bütünleşmeye yönlendiren, “Sayrı (hasta) Adam”ı sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna, halkına olan güvenini, “Silahıyla olduğu gibi, beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü, ikincinsinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur” sözleriyle vurgulaması, “düşün, bilinç savaşımı” nı ne denli önemsediğini göstermesi adına oldukça önemlidir.

“Bilinçlenme süreci” nin anlamını derinden kavrayarak şöyle demiştir: “Hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Ne var ki geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler, hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları, bu ulusa ve memlekete görev yapabilecek, yararlı olabilecek biçimde yetiştirilsin. Hiç olmazsa yetiştirmenin gerekliliğine inansınlar.”

Atatürk’ün “yetiştirme” kavramıyla dile getirmek istediği olgu “eğitim-öğretim” dir. Çocukları, gençleri önemsediği denli, günümüzde üzerinde yoğunlaşılan “anne-baba eğitimi”ni yıllar öncesinde önemseme ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Eğitim-öğretim olgusunun önemini algılamak, bu bağlam doğrultusunda bilinçlenmek ve bunu yaşama geçirmek, işlevselleştirmek,  gelecek kuşakların sağlıklı, yapıcı, olumlu bir konumda oluşmasının koşuludur Atatürk’e göre. Bağımsız bir Türkiye, gönençli bir ulus için koşul yine aynıdır: “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, ünlü ve yüksek bir toplum konumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa bırakır.”

“Okulun sağlayacağı bilim ve teknikle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle belirip gelişecektir”  sözleriyle, Atatürk’ün eğitim-öğretim olgusuna ne denli kapsamlı yaklaştığı açık – seçik ortaya konulmaktadır. “Okul” un önemi ve değeri, eğitim-öğretimle koşut bir gelişimi içermektedir. 

Gelecek kuşakların çağdaş donanımla yaşama atılmasında, önce okul ortamının, bilgilenme sürecinin sağlıklı gerçekleşmesi söz konusudur. Bu süreç, salt bilgilerin ardışıklığıyla, öğrencilere aktarılmasıyla değil, bilimle, teknikle, sanatla, ekonomiyle, yazınla (edebiyat) iç içe yaşayarak olabilmektedir. Birey olabilmek, ekin (kültür) insanı olarak yaşamak, ilerici, çağdaş bir konumu içselleştirmektir. Bilgiyle sevginin bileşkesini, birlikteliğini sağlayan kişi, yaşama, doğaya, insana daha duyarlı yaklaşan, incelen, paylaşımcı olan bir konuma ulaşacaktır. 

Atatürk’ün üzerinde durduğu okul ortamı, böylesi düşünceleri taşımaktadır. Bu düşünceler ne denli uygulamaya geçerse, anlamlaşırsa, Türkiye’nin, Türk ulusunun da geleceği o denli aydınlık, o denli güzel ve verimli olacaktır.
Atatürk’ün “Düşünce”ye, “Sanata”a, “Bilim”e verdiği değer, bireyin ekin insanı olmasını önemsediğini gösterirken, “Beden” sağlığına, “Spor” eğitimine verdiği değer de, iç-dış, eşdeyişle düşün-beden birlikteliğini ne denli önemsediğinin göstergesidir: “Düşüncenin gelişmesine olduğu denli vücudun / bedeni gelişmesine önem vermek ve özellikle ulusal krakteri, derin tarihimizden esinlenerek yüksek düzeylere çıkarmak gerekir.” 
Tarihsel gelişimimizi düşünce ve beden eğitimimizi içerir biçimde irdeleyen Atatürk, ulusal eğitimimizin olmazsa olmaz öğesi olarak gördüğü spor etkinlikleri üzerine şöyle demiştir: “Her çeşit spor etkinliklerini Türk gençliğinin ulusal eğitiminde başlıca öğelerden saymak gerekir.”

Okulun işlevine derinlemesine irdeleyen, açımlayan, Başöğretmeni şu sözleri de üzerinde durulması,düşünülmesi gereken sözlerdendir: “Kurtuluş, toplumsal yapıdaki sayrılığı (hastalığı) bulmak ve iyileştirmeye çalışmakla elde edilir; ve bu, ancak bilimsel yolla olursa, iyileşme olabilir. Yoksa sayrılık yerleşir, iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun sayrılığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri, toplumsal güçler. Düşünceler, anlamsız, temelsiz, uydurmalarla dolu olursa, o düşünceler sayrılıklıdır. Bunu  gibi toplumsal yaşam, us (akıl) ve mantıktan yoksun, yararsız, zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dopdolu olursa kötürüm olur. Önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler için coşkulu bir yurt sevgisi ve iyi niyet ve özveri en gerekli niteliklerdendir. Ne var ki bir toplumdaki sayrılığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletebilmek için bu nitelikler yeterli değildir. Bunların yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknik, fen yolundaki girişimleri etkinliği de okuldur. Onun için okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla, yücelterek analım. Okul, gençlere, insanlara saygıyı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en sağlam yolu belirtir".

Bağımsızlık, özgürlük, gönenç içinde yaşayan ve ilerleyen bir ulusu yaratmak, bunu yüzyıllar boyu geliştirerek anlamlaştırmak, Atatürk’e göre eğitim-öğretimle olabilir ancak. Aydınlık yarınların, bilinçli bir yaşamın sağlanabilmesi için eğitim-öğretimin anlamı oldukça derindir Atatürk’e göre.

Halkın içinden gelen, insanını derinlemesine tanıyan, Bağımsızlık Savaşı’nı onlarla omuz omuza veren önderimiz, “İnsanlar, ancak, erekleri, düşünceleri tanınarak gönderilip ve yönetilebilir” düşüncesiyle, insanımızın sorunlarını bilmenin, yarından beklentilerini saptamanın ve ona göre bir yönlendirmenin / yönetmenin sağlanabilmesinin önemini belirtmektedir. O’na göre halkın sorunlarının, beklentilerinin gerçek çözüm yolu eğitim-öğretimden geçmektedir. Başarının yolunun eğitim-öğretimle sağlanabilmesiniyse düzen bağına (disiplin, sıkıdüzen) bağlanmalıdır: “Yaşamın her çalışma aşamasında/ evresinde olduğu gibi, özellikle öğretim yaşamında sıkıdüzen başarının koşuludur. Yöneticiler ve öğretim kadroları sıkıdüzen sağlamaya, öğrenciyse sıkıdüzene uymaya zorunludur.”

Eğitim-öğretim olgusunun ne denli önemli olduğunu vurgulayan “Başöğretmen”, aynı oranda sıkıdüzene olan gereksinimi de vurgularken, öğretmenler denli öğrencilere de yoğun bir sorumluluk yüklemektedir. Öğretmenlere, özellikle “Yalınlık” ve “Törel Bilinç (vicdan)”i, en az sıkıdüzen  denli salık vermektedir: “Hiçbir yengiyle benzetme onamayan (kabul etmek) bir başarının coşkusu içindeyiz. Vatandaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bir yalın öğretmenliğin törel bilinçli mutluluğu, bütün varlığımızı sarmıştır.”

Atatürk’e göre eğitim-öğretim, böylesi bir yalınlığı içerdiği denli, süssüzlüğü, baskısızlığı da içermelidir: “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık beğenisinden (zevk) çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanan ve kullanılabilen bir araç konumuna getirmektir.” Bu bağlamda üzerinde durulması gereken kavram “Başarıdır.” Başarılması istenense, daha çağdaş, daha insanca, daha ilerici, daha aydın bir ulus içerisinde yaşamak. Böylesi bir yaşamı sağlamak amaçsa, eğitim-öğretim, bu yoldaki uygulanması gereken araç olmaktadır. Bu aracın içeriğindeyse bilgi, bilinç ve özgürlük yer almaktadır.

Bir yeni araç da “Bilimler Yurdu” dur. Atatürk, ilk ve orta öğretimle yetinmenin yetersizliğini, bunu aşmanın gerekliliğini şöyle ortaya koymuştur: “Arkadaşlar, Türk Ulusu yeni bir amaca doğru yürüyor. Memleketimizde uygarlığın simgesi Bilimler Yurdu (Üniversite, Darulfünun) olacaktır."

Atatürk, bu sözü söyleme konumuna uzunca bir uğraştan sonra gelmiştir. Önce Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline uygunluğunu sağlama uğraşını vermiştir. Bu sözleriyse şunlardır: “Bizim uyumlu, varsıl (zengin) dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardır kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bu gerekliliği anlamak zorundayız. Bunu anladığımızın belirtilerini yakın zamanda bütün dünya görmüş olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”

Bütün dünyanın bu gelişmişliği, bu değişimi görmesi demek, uygar dünyanın yanında olduğumuzun göstergesi olmaktadır Atatürk’e göre: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik görevi biliniz. Bu görevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilirse, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bundan insan olanlar utanmalıdır. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”

Atatürk, bir başka zaman diliminde, düşüncesini şu sözleriyle sürdürür: “Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun bütün emeklerini kısırlaştıran çorak yol dışında, kolay bir okuma-yazma açkısı (anahtar) vermek gerekir. Büyük Türk ulusu bilgisizlikten az emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline uyan bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma – yazma açkısı, ancak Latin kökünden alınan Türk abecesidir (alfabe). Sıradan bir deneme, Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline ne denli uygun olduğunu kentte, köyde yaşı ilerlemiş Türk yurttaşlarının ne denli okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.”

Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bugünlere gelmesinde alınan yol, Türk abecesinden bilimler yurduna (üniversite) dek süren zorlu uğraşın, yolculuğun güneş gibi aydınlığıyla anlamlaşmaktadır. Bu yolculukta "Bilim" ve "Teknik” in işlevi yadsınamaz bir gerçektir Atatürk’e göre: “Ulusumuzun, siyasal ve toplumsal yaşamında, ulusumuzun düşünce eğitiminde kılavuzumuz bilim ve teknik olacaktır. Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, olumlu bilimdir.”          
Bilimin yanı sıra “Ekin (Kültür)”i de çokça önemsemektedir Atatürk: “Yüzyıllarca süren bir dönemde yönetim savsaklamasının, devlet yapısında açtığı yaraları iyileştirmek için harcanan çabaların en büyüğünü, hiç kuşku yok ki, bilim ve ekin yolunda göstermemiz gerekecektir.”


“Bilim” , “Ekin”, Atatürk’te ne denli önemli olgularsa, “Felsefe” de o denli önemlidir. İlerlemenin, bağımsızlığın koşuludur O’na göre usa uygun bir yaşam; eşdeyişle; felsefe: “Usa uygun hiçbir kanıta dayanmayan, bir takım geleneklerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda sınırlama ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı usa uygun ve uygulamalı olarak göremezler. Yaşam felsefelerini geniş çapta olan ulusların egemenliği altına girmekten, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.”
Asker Ordusu” vatanın yaşamını kurtarıp, Bağımsızlık Savaşı’ndan utkuyla çıkmış olsa da, bir başka orduya daha gereksinim vardır Atatürk’e göre: “Ekin (Kültür) Ordusu”na.


Bunun için Atatürk diyor ki: “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gereksinim vardır; biri, vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, öteki, ulusun geleceğini yoğuran ekin ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Yalnız, ekin ordusu üyeleri, sizler, vatan için öldüren, vatan için ölen, birinci orduya, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreten ordunun bireylerisiniz. Ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin ordularınızın kazandığı utku için yalnız olanak hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacaksınız ve siz koruyacaksınız.” Ve ekliyor ardından: “Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve en saygıdeğer unsurudur. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”          
Eğitim-öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde bulup duyan, “Ulusal Eğitim Bakanı” olmayı isteyen, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören, “Cumhuriyet, öğretmenlerden, düşüncesi özgür, törel bilinci özgür, seziş ve anlayışı özgür kuşaklar yetiştirmesini ister” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 21. Yüzyılda da daha çağdaş, daha ilerici, daha bilinçli, daha erdemli, daha çalışkan, daha üretici, daha paylaşımcı, daha uygar ve eğitimin-öğretimin anlamını derinden kavrayan daha bilgi ve sevgi  dolu kuşaklarla aydınlanan bir Türkiye’nin her zaman önderi, her zaman “Başöğretmen”i olarak yaşayacak ve yaşatacaktır.

K A Y N A K Ç A
ATATÜRK, M.Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri  I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1989
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992
ATATÜRK KONFERANSLARI (1973 – 1974) Türk Tarih Kurumu Yayınları XVII. Dizi – Sa.6, Ankara, 1977
BAŞGÖZ, İlhan, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, T.C.Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları Dizisi/32, Ankara, 1995
İNAN, Arı, Düşünceleriyle Atatürk, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi- Sa.43, Ankara, 1991
KASRAL, E. Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1991
ÖZDEYİŞLERLE ATATÜRK, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı  Atatürk Yayınları Serisi No: 10, Ankara, 1981.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ

Atatürk’ün kurmuş olduğu Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyeti, binlerce yıl, milletimizi sömürmüş olan din tacirlerinin var olmalarına sebep olan karanlığı ortadan kaldırarak milletimizi aydınlığa kavuşturmuştur. Atatürkçü çağdaşlaşma ile menfaat kaynakları kuruyan din tacirleri, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren eski, çağ dışı sisteme geri dönebilmek için ellerinden geleni ardına koymamışlardır.

Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyetini yıkabilmek için, bu sistemi kuran Atatürk’e, Atatürk İlkelerine ve İnkılaplarına, Atatürkçü Düşünce Sistemine yönelik akla hayale gelmeyecek bir yalan ve iftira saldırısına girişmişlerdir.
Bu iftiralardan en önemlisi; Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kurulmuş olan İstiklal Mahkemelerinin 500.000 kişiyi idama mahkum ettiği şeklindeki hiçbir bilimsel temele dayanmayan asılsız iddiadır.

Makalemizde bu iddialara hedef olan İstiklal Mahkemelerinin kuruluş amacını, çalışma esaslarını, vermiş oldukları hükümleri ve bu mahkemeler hakkında değişik görüş ve düşünceleri ele almaya çalıştık.

Umarız bu iddialara bir nebze olsun cevap verebilelim.     

GİRİŞ :
1'nci Dünya Savaşından
yenik olarak çıkan Osmanlı Devleti, bir tasfiye niteliğinde olan Mondros Ateşkes Antlaşmasını 30 EKİM 1918 tarihinde imzalamıştır. İtilaf Devletleri bu antlaşmanın uygulanmasına hemen başlamışlardır. Ülkenin dört bir köşesi işgal edilmiş, ordunun büyük bir kısmı terhis edilerek silahları ellerinden alınmış, devlet askeri, siyasi ve mali açıdan tam anlamıyla rehin alınmıştır. İstanbul’da kurdurulan kukla hükümetler İtilaf Devletlerinin emellerine ulaşmasında bir aracı olarak çalışıyordu.


İşgaller karşısında hükümetin tepkisizliğine karşı halk büyük tepki gösteriyor ve ülkenin her köşesinde yerel direniş hareketleri filizleniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesiyle Amasya Genelgesi yayımlanmış, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle halk desteğini arkasına alan Paşa, yerel direniş örgütlerini tek bir çatı altında toplanmıştı. Bütün bu gelişmelere engel olamayan Damat Ferit Hükümeti istifa etmiş, yerine geçen Ali Riza Paşa hükümetiyle Anadolu Hareketi arasındaki müzakerelerin sonucu olarak 12 OCAK 1920 tarihinde son Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da çalışmalarına başlamıştı. Ancak bu meclisin 18 OCAK 1920 tarihinde kabul ettiği, Türk Milleti’nin asgari haklarını ilan eden Misak-ı Milli, itilaf devletlerini rahatsız etmiş ve bu rahatsızlık 16 MART 1920 TARİHİNDE İstanbul’un resmen işgali ile sonuçlanmıştır. Mebusan Meclisi basılarak 11 mebus tutuklanmış ve Malta’ya sürgün edilmiştir. Bu şartlar altında Mebusan Meclisi çalışmalarını tatil etmiş ve Padişah Vahdettin’in 11 NİSAN 1920 tarihli iradesiyle meclis feshedilmiştir (1).

Bu gelişmeleri yakından izleyen Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresinde oluşturulan Temsil Heyetinin başkanı sıfatıyla kolordu kumandanlarına, vali ve mutasarrıflara çektiği telgraflarla Ankara’da bir meclis toplanacağını ve bunun için vilayetler çapında seçim yapılarak, seçilen mebusların ivedi olarak Ankara’ya gönderilmesi gerektiğini bildirmiştir (2).

Seçimler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gayretleriyle, kolordu kumandanları ve valilerin gözetiminde yapıldı (3).

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 NİSAN 1920 tarihinde 120 mebusun katılımıyla ve Mustafa Kemal Paşa’nın açış konuşmasıyla açıldı (4).
24 NİSAN 1920 tarihli oturumda, Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına seçildi (5). Takip eden günlerde yeniden yapılanmayı sağlayacak yasaları ardarda kabul etti.

BİRİNCİ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN HUKUKİ YAPISI VE YARGI :Mustafa Kemal Paşa, girişilen direniş hareketinin bir yeniden varoluş hareketi, padişaha, kurulu düzene, yüzlerce yıllık devlet geleneğine karşı bir başkaldırı olduğunun bilincindeydi. Halk desteği olmaksızın böyle bir hareketin asla başarılı olamayacağını çok iyi biliyordu. Bunun için her adımında halkın desteğini alma mücadelesi veriyordu. Meclisin açılma çalışmalarının yapıldığı günlerde, gazeteci Yunus Nadi Bey’in; her kerameti Meclisten beklemenin doğru olup olmadığı şeklindeki sorusuna “... ben bilakis her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim... Bir devre yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel eğilimlerine tercüman olmakla gerçekleşir” (7) şeklinde cevap vermiştir.

T.B.M.M.’ni oluşturan mebuslar, Osmanlı Devleti’nin Mebusan Kanunu ve Mustafa Kemal Paşa’nın seçimler hakkındaki genelgesi çerçevesinde seçilmişlerdir (6)

Yani seçimler yürürlükte olan seçim kanununa göre yapılmıştır. Meclisi oluşturan 400 civarındaki mebusun 105’i İstanbul Mebusan Meclisinden gelerek katılmışlardır. Ancak İstanbul’un işgal edilmesiyle kapatılan Meclisin yerine kurulmuş olmasına rağmen bu Meclisin devamı değildir.

Meclis açılır açılmaz, ülke yönetimi için gerekli kararları alıp uygulamaya başlamıştır. Meclisin çıkardığı yasalar incelendiğinde devletin, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edildiği görülür. T.B.M.M. olağan dönemlerin olağan meclisi değildir. Bu meclis, hem düşmanla mücadeleyi organize edecek, hem devleti idare edecek, hem de yeniden yapılandıracaktı. Meclisin olağanüstü yetkilerle donatılmış olacağı Mustafa Kemal Paşa’nın kolordu kumandanlarına ve valilere gönderdiği 19 MART 1920  tarihli telgrafta özellikle vurgulanmıştı (8)

Bu amaçla yasama, yürütme ve yargı tek elden, T.B.M.M. tarafından yürütülecektir ki, bu esasa “Güçler Birliği” adı verilmektedir. Meclis yasama işlevinin yanısıra yürütme işlevini de yerine getirmiştir. Hükümet üyeleri Meclis tarafından seçilir ve hükümete değil, Meclis’e karşı sorumlu olurdu. Yani hükümet bir bakıma Meclis’in bir çeşit memurlar heyeti idi (9)

Hükümet üyelerinin seçilmesi Meclis’e ait olduğu gibi görevlerinden azilde tek yetkili yine Meclisti ki buna “Meclis Hükümeti Sistemi” adı verilmektedir (10).

1921 Anayasasında Yasama ve Yürütmenin Meclis’e ait olduğu belirtilmiştir. Yargıya ilişkin herhangi bir hüküm olmamasına rağmen Meclis, bölünmez, parçalanmaz, tek bir egemenlik anlayışı dolayısıyla bu parçalanmaz egemenliğin bir unsuru olarak yargı yetkisini de kendinde görüyordu. “Bu Meclis, yalnız kuramsal olarak ve bir egemenlik anlayışıyla değil, pratik nedenlerle ve yargılama fonksiyonuna tam olarak sahip olabilmek için de yargı gücünü kendisinde görmüş, bu pratik nedenlerle, O’nu kendinde varsaymaktan öteye giderek, bizzat kullanmıştır” (11).

Milli Mücadelenin başlarında Anadolu’da tam bir karmaşa hakimdi. Devlet otoritesi tamamen kaybolmuştu. Merkezi otoritenin olmaması sivil yöneticileri aciz duruma düşürüyordu. Ekonomik hayat yıkılmış, üretim düşmüş, ekonomik çöküntü, sosyal çöküntüyü de beraberinde getirmişti. Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu ve Adana, Tarsus civarında Ermeni çeteleri terör estiriyordu. İşgal nedeniyle batıdan doğuya göç  başlamıştı (12). Eşkiyalık bozgunculuk ve casusluk başını almış yürüyordu. Yıkıcı propagandalar halkın kurtuluşa inancını sarsıyordu.

Bir dönemde bidayet ve istinaf mahkemeleri görev yapıyordu. Ancak bunlar normal zamanların mahkemeleriydi. “Çalışmaları kendilerine verilmiş olan yetkilerle sınırlıydı. İtiraz, bir üst mahkemeye başvurma, temyiz gibi normal zamanların uygulamasına bağlı olan bu uygulama yöntemi insanları uyuşturup, davaların hızını azaltıyor, cezanın ibret yönünü yok ediyordu” (13).

Bu mahkemeler dışında askeri idareciler ve milis kumandanları tarafından kurulan harp divanları asker kaçakları, bozguncu, casus ve eşkiyalara keyfi cezalar veriyorlardı. Bazen bu cezalar çok ağır olabiliyordu.
Suçluların, harp divanlarında cezalandırılmaları askeri otorite düşüncesini yaratıyordu. T.B.M.M. Anadolu ihtilalinin eseri olup, halkın meşru temsilcileri tarafından kurulmuştu. Bu nedenle cezaların Meclis otoritesine bağlı kuruluşlara verilmesi gerekiyordu (13).

T.B.M.M. düşmanla silahlı mücadele yaparak vatanı kurtarmak düşüncesiyle kurulmuştu. Doğal olarak bu amacına ulaşmak için asker toplamak zorundaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası askerlik yükümlülüğünü kaldırmıştı ki bu karar insanların askere gitmemesi, silah altında olanların da kaçması sonucunu doğruyordu.

“Kaçak olaylarının en büyük etkenlerinden birisi de kaçaklara ceza verilememesi, kaçak olayına ilgisiz kalınması ve sebep olanların sorumsuzluğuydu. Ceza Kanununun bu suçlarla ilgili hükümleri oldukça hafifti. Asker cephede ölmektense birkaç ay, hatta birkaç sene hapis yatmayı tercih ettiğinden kaçak olayı önlenemiyordu... Kaçak olayları savaşın kaderini etkileyecek, hatta sonucunu saptayacak kadar çoktu” (15).

Olağanüstü zamanlarda, olağanüstü önlemlere başvurma zorunluluğu vardı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış olan T.B.M.M., tamamen Meclis denetiminde mahkemeler kurulmasını zorunlu gördü. İstiklal Mahkemeleri bu zorunluluğun ürünüdür.

İSTiKLAL MAHKEMELERİNİN KURULMASI, ÖZELLİKLERİ VE UYGULAMALARI:

T.B.M.M. ülkedeki her türlü asayiş bozucu olayı önlemek amacıyla 29 NİSAN 1920 tarihinde “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu kabul etti. Bu kanuna göre T.B.M.M.’nin meşruluğuna sözle, yazıyla ya da fiilen muhalefet edenler, “Vatan Haini” Vaaz ve konuşmalarında halkı vatana ihanet suçuna teşvik edenler geçici kürek cezasıyla cezalandırılacak, bu faaliyetleri sonucu olay çıkarsa idam edileceklerdi. Kanun bu suçları işleyenlerin bidayet mahkemelerince yargılanacakları hükmünü getiriyordu (16).

Bu kanun uygulamaya konulmuş, ancak bidayet mahkemelerinin kanunun amacına ulaşmasında yetersiz kaldığı gözlemlenmişti. Bunun üzerine, yapılan çalışmalar sonucu 11 EYLÜL 1920 tarihinde “Firariler Hakkında Kanun” kabul edildi.

Bu kanuna göre hükümetin teklifi ve T.B.M.M.’nin onayıyla “İstiklal Mahkemeleri” oluşturulacaktı. Bu mahkemelerde görev yapmak üzere T.B.M.M. üyeleri arasından oy çokluğuyla üç mebus seçilecek ve içlerinden biri mahkeme başkanı olacaktı. Mahkemelerin kararları kesin olup, infazından askeri ve sivil bütün devlet memurları sorumluydu. İstiklal mahkemelerinin emir ve kararlarını uygulamayanlar, uygulamada ihmal gösterenler aynı mahkeme tarafından yargılanacaktı (17).

Firariler hakkında kanun çerçevesinde 18 EYLÜL 1920 tarihinde Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) İsmet Bey hükümet adına, 14 mıntıkada İstiklal Mahkemesi kurulmasına ilişkin teklifi Meclis’e sunacaktır. Bunlardan özellikle yedisinin acilen kurulması gerektiği bildirilecektir. Aynı gün yapılan oylamayla bu yedi İstiklal Mahkemesinin (Kastamonu,  Eskişehir, Konya, Isparta, Ankara, Kayseri ve Sivas) oluşturulmasına karar verilmiş, mahkeme üyeleri seçilmiş (18) ve görev yerlerine gönderilmiştir.
26 EYLÜL 1920 tarihinde kabul edilen “İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nun Birinci Maddesine Müzeyyel Kanun” ile mahkemelerin yargılanacak suçlara ilişkin yetkileri artırılmıştır (19).

31 TEMMUZ 1922 tarihinde kabul edilen “İstiklal Mehakimi Kanunu” ile gizli oyla seçilen üç mahkeme üyesine bir savcı ve bir yedek üye seçilmesi kararlaştırıldı. Kanunda cezaların derhal infaz edileceği, idam cezalarının T.B.M.M. tarafından incelenip onaylanmasından sonra infaz edileceği hükme bağlanmıştır. Her İstiklal Mahkemesinin ayda bir T.B.M.M.’ne hüküm özetleri ve çalışma takvimini göndereceği belirtilmiş, ayrıca İstiklal Mahkemelerini ilgilendirecek suçların kapsamı genişletilmiştir (20).

İstiklal Mahkemelerini ilgilendiren olayların ilk tahkikatı hükümetçe yapılarak dosya mahkemeye gönderiliyor, mahkeme heyeti tarafından gerekli inceleme yapılıp, noksanlar tamamlandıktan sonra yargılama başlıyordu. Yargılama kesinlikle halka açık olarak yapılıyor (21) ve mahkeme tarafından verilen hüküm derhal infaz ediliyordu.

Mahkemeler Meclis’e bağlıydı. Yargı yetkisini Meclis adına kullanıyorlardı. Yargı usulü basit, açık ve çabuktu. Kararlarını vicdani kanaatlerine göre veriyorlar ve bu kararlarından dolayı sorumlu tutulamıyorlardı. Bu kadar geniş yetkilerine rağmen haklarında yeterli delil bulunamayan sanıklar berat edebiliyordu. Mahkemeler kendi mıntıkalarındaki yargılamalar hakkında İçişleri Bakanlığına ve Meclis’e rapor sunuyorlardı. Böylelikle mahkemelerin uygulamaları hakkında Meclis bilgilendiriliyordu (22).

İstiklal Mahkemelerine kasten şikayette bulunanların aynı mahkeme tarafından isnat ettikleri suçla yargılanmaları hükmü, haksız ithamlarda bulunabilecek şahısları ürkütüyor ve sebepsiz yere yargılamanın önüne geçilmiş oluyordu (23).

İstiklal Mahkemelerinin ilgi alanına giren başlıca suçlar şunlardır; askerden firar, vatana ihanet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka  eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliyeden mal kaçırmak, cinayet, düşman işgalinden yararlanıp kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmak (24). Bu suçlar dışında kalan suçlarla bidayet mahkemeleri ilgileniyordu.

Yargılanan şahıslara verilen cezalar ise genelde şu şekilde sıralanabilir:  Asılarak veya kurşuna dizilerek idam, kalebent, kürek, ağır hapis, sürgün, dayak, zararı ödetme, görevden uzaklaştırma, halk ve asker önünde teşhir, milli mücadelenin sonuna kadar gözaltına alma, mal ve mülküne el koyma, evini yıkma, asker kaçağı yerine en yakınını askere alma, köy ve mahalleden ağır para cezası alma (25).

Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz gibi hiçbir ihmale yer vermeyecek önemdeki olaylar öncesinde İstiklal Mahkemeleri pekçok ceza vermiştir. Ancak Meclis zabıt cerideleri incelendiğinde bu dönemler sonrasında pekçok konuda Meclisinin af kararları aldığı görülmektedir.

İstiklal Mahkemeleri çalışma süreleri hiç kimseye ayrıcalıklı davranmamıştır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında eşkiyalık yapan bir çete uzun uğraşlardan sonra yakalanmış, ancak muhafazalarından sorumlu yüzbaşının ihmali nedeniyle kaçmayı başarmışlardır. Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi  Kılıç Ali Bey’in akrabası olan bu yüzbaşı aynı mahkeme tarafından yargılanmış ve askerlikten tard edilerek onbeş sene hapis cezasına çarptırılmıştır (26).

Maraş mebuslarından Tahsin Bey’in bir cinayet olayıyla ilgisi nedeniyle Meclisten dokunulmazlığın kaldırılması istenmiş ve ardından, yargılanarak hapis cezasına çarptırılmıştır (27).

Anadolu’daki bazı tutukluların Ankara’ya gönderilmesi konusunda gönderilen emir vali tarafından aksatılmış ve bunun üzerine vali yargılanmak üzere Ankara’ya çağrılmıştı. İçişleri Bakanının kendisine kefil olması üzerine bir maaşının kesilmesi hükmüne varılmıştı (28).

İstiklal Mahkemelerinin adil çalışmalarına en güzel örnek Ankara 1 Numaralı İstiklal Mahkemesi ile İsmet Paşa arasında Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de düzenlenen suikast girişimi soruşturması sırasında meydana gelen olaydır.
Mahkeme soruşturmada bazı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin de fiilen suikast girişimine katıldığını tespit edince Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’e telgraf çekerek Kazım Karabekir Paşa’nın tutuklanmasını emretmişti. Başbakan İsmet Paşa olayı haber alır almaz İstiklal Mahkemeleri Kanunu’na aykırı olarak Karabekir Paşa’nın serbest bırakılmasını istemişti. Dilaver bey bu isteği yerine getirmiş, ancak sorumluluk altına girmemek için durumu İzmir’de bulunan İstiklal Mahkemesi’ne haber vermişti. Bunun üzerine mahkeme heyeti Polis Müdürüne çektiği telgrafta Karabekir Paşa’nın ve mahkeme uygulamalarına engel olan Başbakan İsmet Paşa’nın derhal tutuklanmasını emretmişti. Başbakanla mahkeme heyeti arasında meydana gelen bu olay Gazi’nin kulağına gitmiş ve mahkeme heyetini çağırarak bilgi almıştı. Kendisine durumun arz edilmesi üzerine İsmet Paşa’ya derhal bir telgraf çekmiş, İstiklal Mahkemeleri Kanununa aykırı  hareket etmemesini isteyerek derhal İzmir’e gelerek mahkeme heyetine bilgi vermesi talimatını vermişti (29).

Bu denli dikkatli ve hassas çalışan İstiklal Mahkemelerinin kararlarıyla üç sene içinde vatana ihanet, casusluk ve bozgunculuk suçlarından 1054 kişi idam edildi. 2696 kişinin idamları askerden yeniden kaçmaları halinde uygulanmak üzere şartlı olarak affedildi. 243 kişiye gıyabında idam cezası verildi. Diğer suçlardan ise 1786 kişi kalebent ve kürek cezasına çarptırıldı. 11744 kişi beraat ederken 41768 kişi ise genellikle dayak olmak üzere çeşitli hafif cezalara çarptırıldı (30).
Milli Mücadele esnasında EYLÜL 1920 ile MAYIS 1923 tarihleri arasında 14 İstiklal Mahkemesi görev yaptı. Bu süre zarfında Ankara 1 numaralı İstiklal Mahkemesi görevine aralıksız devam eden tek mahkeme oldu (31).

SONUÇ :

İstiklal Mahkemelerinin Bolşevik İhtilalinin kapalı, gizli ve terörist ÇEKA’larına benzetenler olmuştur (32). Oysa Çeka’lar hiçbir kanuna bağlı olmadan hiçbir hukuk sistemiyle bağdaşmayan uygulamalar yapan çetelerdir. Moskova Antlaşmasını imzaladıktan sonra yurda dönerken Tiflis’te Çeka tarafından tutuklanarak sorgulanan Riza NUR, anılarında bu örgütün çalışmalarını detaylı olarak anlatmaktadır (33).

Fransız İhtilal Mahkemeleri, İstiklal Mahkemeleriyle karşılaştırılırsa, bu mahkemelerin tam anlamıyla terör estirdiği, 1793 yılında sadece Paris’te 2774  kişi olmak üzere tüm Fransa’da 17.000 kişiyi idam ettirdiği görülür. Hüküm giymeden idam edilenlerle bu sayı 40.000’e çıkar. Oysa üç sene boyunca İstiklal Mahkemeleri tarafından vatana ihanet, casusluk ve bozgunculuk suçlarından 1054 kişi idam edilmiştir. Bu rakamlar İstiklal Mahkemelerinin farklılığını açıkça ortaya koymaktadır.

Samet AĞAOĞLU, İstiklal Mahkemelerini şu şekilde değerlendirmektedir. “Kuvvetini yalnız Milli İradelerden alan üç adam yalnız başına, silahsız, dağdan dağa, köyden köye, istiklal ve milli şeref duygu ve idealinin kanlı ve merhametsiz kılıcını taşıyarak gafilleri, satılmışlar temizlemek suretiyle zafer yolunu ordulara açacaktır” (34).

Ankara 1 numaralı İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali ise “İstiklal Mahkemeleri’nin adilane faaliyeti, kurt ruhu taşıyanlara bir koyun sükuneti, koyun gibi yaşayanlara bir aslan masumiyeti vermişti... Bilhassa milletin hayat ve hürriyetini yıkmak, mefkuresini sarsmak, maddi ve manevi kuvvetlerini kırmak kastinde olan hainler, asiler, mürtecilerle siyasi caniyane maksatlara cesaret eden ve alet olanların amansız bir adalet divanı” (35) ifadelerini kullanmaktadır.
Enver Berhan ŞAPOLYO, İstiklal Mahkemeleri’nin Türk Milli Mücadelesindeki önemini şu sözlerle değerlendiriyor: “Eğer bu mahkemeler kurulmamış olsaydı, casuslar, gizli propagandacılar, davamızı içten çökerteceklerdi. Bu dehşet, memleketimizi yıkmak isteyen hainlere göz açtırmadı. Ecnebi casusları, padişahın adamları, cahil halkın isyanları, asker kaçakları, bu mahkemelerin süratle iş görmelerinden yıldılar. İşte bu hainlere gevşek davranılsa idi, bu mukaddes dava kazanılamazdı. İstiklal Mahkemelerinin Milli Mücadelede hizmetleri büyük olmuştur” (36).
          
Gene Samet AĞAOĞLU “Kuvay-ı Milliye Ruhu” adlı kitabında son olarak, şu yargıya varmaktadır.” İstiklal Mahkemeleri büyük Meclisin ağır bir seri yenilmelerden sonra zaferi sağlamak için aldığı tedbirler arasında milli bir şeref abidesi olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır" (37).


Tarihin en önemli özelliği; olayların cereyan ettiği dönemin şartlarını gözönünde bulundurarak değerlendirme gereğidir. Eğer bu özelliği gözardı edersek ve günümüz şartlarına göre geçmişin muhasebesini yapmaya çalışırsak varacağımız sonuç koskoca bir yanılgıdır.


İstiklal Mahkemeleri var olmakla yok olmak arasındaki bir mücadelede zorunluluktan doğmuş müesseselerdir. Dönemleri içinde Türk Milleti’nin var olmasını sağlayan en önemli unsurlardır. İstiklal Mahkemelerinde görev yapan üyelerin en az cephede savaşan mehmetçik kadar bu kutsal zaferin kazanılmasında payı vardır. İstiklal Mahkemelerini insafsızca eleştirmek yerine bu milletin bir daha buna benzer mahkemelere ihtiyaç duymaması için gayret göstermesi gerekmektedir.

DİP NOTLAR(1) - Sabahattin SELEK, Anadolu İhtilali, C.1, 8 nci baskı, Kastaş Yayınevi, İSTANBUL, 1987, s.338.
(2) - Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı.23, ANKARA, 1958, Vesika no: 592.
(3) - İsmail ARAR, ATATÜRK’ün İzmit Basın Toplantısı, Burçak Yayınevi, İSTANBUL,
1969, s.35.
(4) - T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, C.1, s.2.
(5) - Aynı, s.38.
(6) - Kazım KARABEKİR, İstiklal Harbimiz, Yüce Yayınları, İSTANBUL, 1990.s.517-518.
(7) - Yunus NADİ, Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955. S.98.
(8) - H.T.V.D. Sayı: 13, Ankara, 1955, Vesika no. 337.
(9) - Halide Edip ADIVAR, Türk’ün Ateşle İmtihanı, 9 ncu baskı, Atlas Kitabevi, İSTANBUL 1987. S.115.
(10) - Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, 2 nci baskı, Boğaziçi Yayınları,   ANKARA, 1990. S.486.
(11) - Nurşen MAZICI, Belgelerle ATATÜRK Döneminde Muhalefet, (1919-1926) Dilmen Kitabevi, İSTANBUL, 1984. S.17.
(12) - Ergun AYBARS, İstiklal Mahkemeleri, Bilgi Yayıevi, ANKARA, 1975. S.20-21
(13) - Aynı, s.55.
(14) - Aynı, s.53.
(15) - Aynı, s.40.
(16) - Düstür 3 ncü tertip, C.1 s.4-5.
(17) - Aynı, s.61.
(18) - Zabıt Ceridesi C.4, s.176-179.
(19) - Düstür 3 ncü tertip, C.1 s.98.
(20) - Aynı, C.3, s.108-110.
(21) - Kılıç Ali, İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955. S.13
(22) - Hamdi Namık GÖR, İstiklal Mucizesi, Ege Matbaası, ANKARA, 1956. S.28.
(23) - AYBARS, a.g.e. s.206.
(24) - Aynı, s.200
(25) - Kılıç Ali, a.g.e. s.13-15.
(26) - Aynı, s.22.
(27) - Aynı, s.23.
(28) - Aynı, s.44.
(29) - Aynı, s.44.
(30) - AYBARS, a.g.e. s.228.
(31) - Aynı, s.14.
(32) - Aynı, s.227.
(33) - Dr.Rıza NUR, Dr.Rıza NUR’un Moskova-Sakarya Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İSTANBUL, 1991, s.124-125.
(34) - Samet AĞAOĞLU, Kuvay-ı Milliye Ruhu, Baha Matbaası, İSTANBUL, 1973, s.154.
(35) - Kılıç ALİ, a.g.e. s.9-10.
(36) - E.B.ŞAPOLYO, Mustafa Kemal Paşa  ve Milli Mücadele’nin İç Alemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İSTANBUL, 1967, s.58.
(37) - AĞAOĞLU, a.g.e., s.154.

K A Y N A K Ç A* ADIVAR, H.Edip.; Türk’ün Ateşle İmtihanı, 9 ncu baskı, Atlas Kitabevi, İSTANBUL, 1987.
* AĞAOĞLU, Samet.; Kuvayı Milliye Ruhu, Baha Matbaası, İSTANBUL, 1973
* ARAR,İsmail.; ATATÜRK’ün İzmit Basın Toplantısı,Burçak Yayınevi,İSTANBUL, 1969
* AYBARS, Ergun.; İstiklal Mahkemeleri, Bilgi Yayınevleri, ANKARA, 1975.
* GÖR, H.Namık.; İstiklal Mucizesi, Ege Matbaası, ANKARA, 1956.
* KARABEKİR, Kazım.; İstiklal Harbimiz, Yüce Yayınları, İSTANBUL, 1955.
* KILIÇALİ, İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955.
* MAZICI, Nurşen.; Belgelerle ATATÜRK Döneminde Muhalefet (1919-1926), Dilmen Kitabevi, İSTANBUL, 1984.
* NADİ, Yunus.; Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955.
* NUR, Riza.; Dr.Rıza NUR’un Moskova-Sakarya Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İSTANBUL, 1991.
* ÖZBUDUN, Ergun.; Türk Anayasa Hukuk, 2 nci baskı, Boğaziçi Yayınları, ANKARA, 1990.
* SELEK, Sabahattin.; Anadolu İhtilali, C.1. 8 nci Baskı, Kastaş Yayınevi, İSTANBUL, 1987 
* ŞAPOLYO, E.Behnan.; Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadelenin İç Alemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İSTANBUL, 1967.
* DÜSTÜR, 3 ncü Tertip, C.1, Milliyet Matbaası, İstanbul 1929.
* T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, C.1,4, T.B.M.M. Matbaası, Ankara 1981.
* Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı 13,23, Ankara 1958.

CUMHURİYET’İN TEMEL NİTELİKLERİ

İnsanların, topluluk halinde yaşayabilmelerini sağlamak amacıyla oluşturmuş oldukları siyasi ve hukuki kuruma; DEVLET adı verilmektedir. Günümüzde dünyada pek çok devlet vardır. Bu devletler çok farklı sistemlerle yönetilmektedirler.

Devletleri yönetme güç ve yetkisine EGEMENLİK adı verilmektedir. Dünyada var olan bu devletlerden bazıları tek bir kişi tarafından yönetilirler. Yani egemenlik bir kişinin elindedir. Bu kişiye, Kral, İmparator, Şah, Padişah, Raca, Emir veya Diktatör denir. Bu kişi, devleti kendi istekleri doğrultusunda dilediğince yönetir. Bu tür yönetimlere MONARŞİ adı verilir. Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, Suriye, Malezya bu tür yönetimlere örnek olarak verilebilir.

Bazı ülkelerde ise yönetme gücü yani egemenlik, bir gruba veya zümreye aittir. Bu grup veya zümre devleti yönetir. Diğer insanların hiçbir hakkı yoktur. Bu zümre bazen din adamları grubu, bazen bir parti,bazen de bir etnik grup ya da aile olabilir. Bu tür yönetimlere OLİGARŞİ adı verilir. İran, Sovyetler Birliği, Küba bu tür yönetimlere örnek olarak verilebilir.

Her bakımdan gelişmiş bazı ülkelerde ise yönetme gücü yani egemenlik halka aittir. Halk belli dönemlerde yapılan seçimlerle kendi yöneticilerini seçer. Dönemin bitiminde tekrar seçim yapılır ve yöneticiler tekrar belirlenir. Halk hiçbir ayrım gözetmeksizin hem yöneticilerini seçme hem de yönetici seçilme hakkına sahiptir. Bu tür yönetimlere; DEMOKRASİ adı verilir. Bu tür yönetimlere; Türkiye, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere gibi devletler örnek olarak gösterilebilir.

Bir devletin demokratik olabilmesi için devlet ve toplum yapısında yerleşmiş ve kurumlaşmış bazı nitelik lerin bulunması gerekir. Bu niteliklerin olmadığı bir devlete demokratik devlet demek mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; demokratik bir devlettir. Demokratik devletlerin sahip olması gereken bütün niteliklere sahiptir. Bu nitelikler sözde kalmamış Anayasa ve yasalarımıza uygulanması zorunlu kurallar olarak girmiştir. Anayasamızın 2'nci maddesinde yer alan “CUMHURİYET’İN TEMEL NİTELİKLERİ”, bu niteliklerdir.

Bu nitelikler;
1. BAŞLANGIÇ İLKELERİ,
2. CUMHURİYETÇİLİK,
3. ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE BAĞLILIK,
4. LAİKLİK,
5. İNSAN HAKLARINA SAYGILI DEVLET,
6. DEMOKRATİK DEVLET,
7. HUKUK DEVLETİ ve
8. SOSYAL DEVLET’tir.
1. BAŞLANGIÇ İLKELERİ :

Anayasamızın giriş kısmında belirtilen ilkelerdir.
a. MİLLET İRADESİ MUTLAK OLARAK ÜSTÜNDÜR:
Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik kayıtsız-şartsız Türk Milleti’ne aittir. Yani devlet yönetme gücü millete aittir. Hiçbir şekilde bu güç başkalarına devredilemez.
b. KUVVETLER AYRIMI:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yasama yani kanun yapma yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Yürütme, yani devleti bilfiil yönetme yetkisi Bakanlar kurulu’na (hükümet), Yargı yetkisi ise millet adına karar vermeye ve adaleti sağlamaya yetkili olan Bağımsız Mahkemelere verilmiştir.
c. MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK:
İyi günde ve kötü günde millet olarak daima dayanışma içinde bulunmayı ve biribirimize daima destek olmayı ifade eder.
d. MİLLİ İDEALLER:
Milletçe benimsediğimiz ve milletimizi daha huzurlu ve gelişmiş bir devlet ve toplum yapısında yaşatmak uğrunda milletçe sahip olduğumuz ortak hedefleri ifade eder.  

2.CUMHURİYETÇİLİK  :

Cumhuriyet, egemenliğin yani devleti yönetme güç ve yetkisinin halka ait olduğu yönetim biçimidir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetim modeli olarak cumhuriyet’i benimsemek, sevmek ve bir yaşam biçimi haline getirmektir.
Cumhuriyet kavramı dünyada çok farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti dendiğinde burada cumhuriyetten komünist bir yönetim tarzı anlaşılmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti dendiğinde ise çağdışı, şeriatçı bir yönetim anlaşılmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde ve Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde Cumhuriyet dendiğinde, millet egemenliğine dayalı, laik ve demokratik bir devlet sistemi anlaşılır.
Ülkemizde vatandaşlara düşen görev, Cumhuriyetçilik ilkesini benimsemek,seçimler aracılığı ile halkın yönetimde egemen olması anlayışını savunmak, halkın hukuk ilkelerinin geçerli olduğu demokratik ve laik bir ortamda yaşaması için çaba sarfetmek, Türk milletinin mutlu, özgür ve çağdaş bir şekilde yaşamasını sağlamaktır.

3.ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’NE BAĞLILIK :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan Türk halkı’na Türk milleti denir. Millet aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan gelecekte de birlikte yaşamak istek ve azminde olan insan topluluğına denir. Milliyetçilik ise, mensup olduğu milletle gurur duymak ve o milletin geleceği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktır. Kısacasa yanmasına gerek olmayan bir lambayı söndürmek, akmasına gerek olmayan bir musluğu kapamak, devletin ve milletin zararına olacak şeyleri yapmaktan kaçınmak milliyetçiliktir.
Tarihten günümüze dünyada pek çok milliyetçilik uygulamaları yapılmıştır. Bu uygulamalardan en zararlısı Irkçı Milliyetçilik Anlayışıdır. Irkçı milliyetçilik anlayışı, İnsanları mensup oldukları ırka göre değerlendirir. Milliyetçiliğin ana çıkış noktası kişinin o ırka mensup olup olmadığıdır. Irkçı milliyetçilik anlayışı, diğer ırkları küçümser. Kendi ırkını üstün görür. Bu özelliğinden ötürü birleştirici olmak yerine ayrıştırıcı ve bölücüdür. Irkçı milliyetçilik anlayışı tarih boyunca insanlara kan, gözyaşı ve yıkım getirmiştir. Hitler dönemi Almanyasında Nazilerin Yahudi ve Çingenelere uyguladıkları soykırım veya 1990 yılından başlamak üzere Sırpların Balkanlarda Boşnaklar başta olmak üzere, Hırvat, Sloven ve Arnavutlar'a karşı giriştikleri katliam Irkçı Milliyetçilik anlayışının ulaştığı şonuçlara  örnek oluşturmaktadır.
Atatürkçü Milliyetçilik Anlayışı ise ırk temeli üzerine değil KÜLTÜR temeli üzerine oturtulmuştur. Kişinin ne olduğu değil kendini ne olarak hissettiği önemlidir. Kendini Türk olarak gören herkesi Türk Milleti’nin bir ferdi olarak kabul eder. Irkçı yaklaşımları reddeder. Farklı kültürel özellik ve renkleri ortak hedeflere yönelterek çağdaş bir TÜRK MİLLETİ oluşturmayı amaçlar. Ülke sınırları içinde yaşayan farklı kültür gruplarına mensup insanların hepsini eşit haklara sahip vatandaşlar olarak görür. Bu özelliğinden ötürü ayrıştırıcı ve bölücü değil kaynaştırıcı ve birleştirici özelliğe sahiptir. Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı; Türk milletine, refah, huzur ve mutluluk getiren çağdaş dünyanın da benimsediği modern bir milliyetçilik anlayışıdır.

4. LAİKLİK :

Laiklik,devlet ve toplum yaşamını ilgilendiren hukuk kurallarının akla,bilime ve toplumun ihtiyaçlarına dayalı olmasıdır. Yani devletin işine din kurallarının karışmamasıdır. Kişilere inanç ve ibadet özgürlüğünün verilmesi ve bu inanç ve ibadet özgürlüğünün devlet tarafından güvenceye alınmasıdır.
Türkiye’de Laikliği düzenleyen Anayasamızın 24'üncü maddesidir. 24'üncü maddeye göre; Türkiye’de herkes istediği dine inanmakta istediği ibadeti yapmakta serbesttir. Hiç kimse inanç ve ibadetlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz, inanç ve ibadete yönelik olumsuz müdahaleler kanunen yasaktır. Bunu yapanlar kanun önünde suç işler ve yargılanarak cezalandırılır. Hiç kimse demokratik sistemin bir gereği olarak kendisine tanınmış olan özgürlükleri kullanarak laik sistemi yıkmak ve yarine dinsel esaslara dayanan bir rejim kurmak için çalışamaz. Yani özgürlükler başkalarının özgürlüklerini ortadan kaldırmak amacıyla kullanılamaz.
Laik Devletlerde devlet tamamen aklın ve bilimin rehberliği çerçevesinde yönetilir. Bilimsel gerçekler dışında devlet yönetiminde hiçbir esas kabul edilmez.
Kısacası, Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde din vicdanlardaki yüce yerine kavuşturulmuş ve hiç kimsenin müdahale etmesine izin verilmeden yapılan bireysel bir faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Devlet ise tamamen değişen dünya koşulları çerçevesinde akıl ve bilimin gerekleri doğrultusunda yönetilen bir kurum olarak kalmıştır. Laiklik dinsizlik değil,dini bütün gerekleriyle samimi olarak uygulandığı,kimsenin insanların dinsel duygularını sömüremediği bir anlayıştır.

5. İNSAN HAKLARINA SAYGILI DEVLET :

“İnsan Hakları”; İnsanın insan olarak doğmakla elde ettiği haklara insan hakları denir.Yani insanlara doğuştan verilen, verilmesi gereken haklardır. Temel insan haklarından bazıları şunlardır.
Yaşama Hakkı
Sağlık  Hakkı
Eğitim Hakkı
Mülk Edinme Hakkı
Seyahat Hakkı
Haberleşme Hakkı
Kanun Önünde Kendini Savunma Hakkı
Hak Arama Hakkı
Seçme ve Seçilme Hakkı
Özel Yaşamın Gizliliği Hakkı
Devlet Hizmetlerinden Eşit Olarak Yararlanma Hakkı...

İnsan Hakları, insanların geliştirmiş oldukları en mükemmel yönetim biçimi olan Demokratik devlet yapılarında uygulanan evrensel bir değerdir. İnsan Hakları, insanları insan gibi yaşatmayı amaç edinir.
İnsan Hakları, İkinci Dünya Savaşı sonrası tamamen kabul edilmiş ve kurumlaşmış bir kurallar bütünüdür. İnsan Hakları,”BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ”’nin kabul edilmesiyle evrensel ve çağdaş bir değer olarak yerini almıştır. Daha sonra kabul edilen “AVRUPA KONSEYİ İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ” ile de çağdaş, demokratik ve modern devletlerin olmazsa olmaz kuralları ve ilkeleri arasına girmiştir.
Bir devletin insan haklarını benimseyip benimsemediği, o devletin gelişmişlik düzeyini de belirler. Bir devletin demokratik, çağdaş ve modern bir devlet olabilmesi için insan haklarını anayasal ve yasal bir hak olarak vatandaşlarına tanımış olması ve insan hakları ihlallerinin suç olarak kabul edilip cezalandırılmasını öngören yasal yaptırımları getirmiş olması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; İnsan Haklarına Saygılı bir devlettir. İnsan Hakları, T.C Anayasası’nını 12-74'üncü maddeleri arasında “TEMEL HAKLAR VE HÜRRİYETLER”  ana başlığı altında vatandaşlarımıza anayasal bir hak olarak tanınmıştır. Demokratik devletlerde hiçbir düzenleme ve uygulama anayasaya aykırı olamayacağına göre tüm hukuk sistemimiz de İnsan Hakları çerçevesinde düzenlenmiştir.

6. DEMOKRATİK DEVLET :

Demokrasi  insanlık tarihi boyunca geliştirilmiş en mükemmel yönetim biçimidir. Demokrasi; egemenliğin yani devleti yönetme güç ve yetkisinin kayıtsız şartsız millete ait olması, milletin belli periyodlarla yaptığı seçimlerde seçtiği temsilciler eliyle kendi kendini yönetmesidir.
Demokrasilerde, egemenliğin kullanılması hiçbir surette kısıtlanamaz, bir kişiye,bir zümreye veya bir sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya hiçbir organ kaynağını anayasa ve yasalardan almayan bir yetki kullanamaz bir uygulama yapamaz.
Demokrasilerde, seçme hakkı ve seçim hürriyeti, demokratik bir yönetimin vazgeçilmez şartlarıdır. Vatandaşlar kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme,seçilme, bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahiptir.
Demokrasinin özü; Düşünce Özgürlüğüdür. Demokrasilerde bireyler düşünme ve düşüncesini ifade özgürlüğüne sahiptir.
Demokrasilerde herkesin eşit oy hakkı vardır.Seçimler hakim kontrolünde yapılır. Oylama gizli , oy sayımı ise açık yapılır. Seçimlere katılan siyasi partiler yasalar çerçevesinde her türlü faaliyetlerde bulunur. Siyasi Partiler, tüzük, program ve uygulamalarıyla demokrasiye aykırı hareket edemez ve demokrasiyi yıkma amacını güdemez. Bu şekilde faaliyetlerde bulunurlarsa ANAYASA MAHKEMESİ kararıyla kapatılırlar.

7. HUKUK DEVLETİ :


“HUKUK”;toplumun düzen içinde yaşamasını sağlayan, devletin uygulamalarını nasıl yapacağını  belirten ve devletin gücünü belirten kurallar bütünüdür. Nerede devlet var ise orada hukuk kuralları vardır. Hukuk kurallarının vatandaşlara karşı uygulama biçimi o devletin “HUKUK DEVLETİ” olup olmadığını belirler.

“HUKUK DEVLETİ” ; Hukuk kurallarını tüm vatandaşlara eşit ve adil biçimde uygulayan ve her türlü uygulamasını hukuk kurallarına uygun olarak yapan devlet demektir. Hukuk Devletleri’nde vatandaşlar kanun önünde eşittir. Cumhurbaşkanı ile tarlasında çalışan köylü arasında hiçbir fark yoktur.

Hukuk Devleti’nde hiç kimse kaynağını hukuk kurallarından almayan bir yetki kullanamaz. Kaynağını hukuk kurallarından almayan bir yetki kullanan kişi kanunlar önünde suç işlemiş sayılır ve yargılanarak cezalandırılır.  

14 Ekim 2017 Cumartesi

Ne soğuğu bre nankörler!

Halkla hemhal, hemdert olmak gerekir. Yoksa onun ruhunu, sorunlarını anlayamazsınız. Bir hatıramla anlatayım size ne demek istediğimi: Kış aylarıydı. Yaptığımız bir yurt gezisinden henüz dönmüştük. Çankaya Köşkü’nün sıcak ve rahat ortamına girince, hatırıma gelen şu anımı anlattım arkadaşlarıma:

Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık. Önce Padişah’a, sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Ardından, maksada geldik, sorunumuzu anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi: “Ne soğuğu bre nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar gürül gürül yanıyor. Defolun buradan!” 

Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyor, Paşa buram buram terliyordu. Sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanıyor! 

Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz.

PROF. DR. CİHAN DURA; ATANAME: Halkçılık İlkesi (Derge: Aydınlar, yönelti: 27)

Bayrağa Saygı

Atatürk bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir'e girdiği sırada da göstermişti... O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında Yunan Kralı Konstantin'de kalmıştı... Evin sahibinin oğlu ile hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan'da esir bulunuyorlardı; işgal esnasında, bütün Türkler gibi çok ızdırap çekmişlerdi; içlerinden yaralıydılar ve Yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine, muzaffer başkomutanının basıp geçmesi için, ipek bir düşman bayrağı sermişlerdi...

Atatürk yere serili bayrağın önünde durmuştu; etrafında bulunan kadın-erkek İzmir'liler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu:

“Buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin. Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvarıyorlardı.

Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civan mert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:

“O, geçmişte hata etmiş; bir milletin iskitlal'inin timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti...

* Soyak, Hasan Rıza; Atatürk’ten hatıralar