Çalışmalar esnasında Gazi Mustafa Kemal’in Termal’de kalabilmesi
için yapılmasına karar verilen Reis-i Cumhur Köşkü’nün (Cumhurbaşkanı Köşkü)
yapım işini Seyr-i Sefain İdaresi üstlenmiş; “Reis-i Cumhur Köşkü” ve daha sonra
da “Atatürk Köşkü” adıyla anılan yapının kullanıma hazır hale getirilmesi 38 gün
sürmüştür.
1930’da tamamlanan yapı, Cumhuriyet Dönemi Türk sivil
mimarlığının erken örneklerindendir.
Köşk tamamlandıktan hemen sonra, Gazi Mustafa Kemal imzasını
taşıyan 24 Temmuz 1930 tarihli kararnameyle, milletin malı olarak korunmak üzere
Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesine dâhil edilmiştir.
Günümüzde milli mirasımız olarak TBMM Milli Saraylara bağlı
bulunan Yalova Atatürk Köşkü, tarihimizde devlet yönetiminin gerçekleştiği,
yabancı misafirlerin konuk edildiği ve Cumhuriyet tarihinin önemli kararlarının
alınıp planlandığı yer olarak önem taşır.
Çok partili sisteme geçiş, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının
kurulmasına ilişkin düzenlemeler, Kuran’ı-Kerim’in günümüz alfabesiyle
Türkçeleştirilmesi, Yerli Malı Haftası’nın ülke genelinde kutlanması çalışmaları
burada yapılmış ve zamanın diğer birçok önemli olayı bu köşkte karara
bağlanmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yılın belli dönemlerinde uzunca
sürelerle köşkte kalması, halkın Termal’e ilgisini arttırmış ve burayı Atatürk’ü
görmek, onunla karşılaşmak isteyenlerin en çok geldikleri yerlerden biri
yapmıştır.
Atatürk Devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk Devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ekim 2017 Cumartesi
GAZİ MUSTAFA KEMAL TERMAL’DE
Yalova’ya ilk kez 19 Ağustos 1929 Pazartesi günü gelen Gazi
Mustafa Kemal, geniş bir ormanın içinde yer alan Termal’i çok sevmiştir.
Termal’e gelişinin ardından, yapıları tümüyle bakımsız ve onarıma muhtaç olan, çevre düzenlemesine ihtiyacı bulunan bölgeye 400’e yakın zanaatkâr (demirci, elektrikçi, marangoz, duvarcı) göndererek bölgenin ihyası için ilgilileri seferber etmiştir.
Termal’i yeniden hayata döndürecek çalışmalara bizzat katılan Gazi’nin hedefi, Termal’in kaplıca turizmi açısından uluslararası bir merkez olmasını temin etmekti.
Dönemin Seyr-i Sefain Genel Müdürlüğü (Deniz Yolları Genel Müdürlüğü) tarafından yürütülmesi kararlaştırılan yeniden düzenleme çalışmalarında, Termal’de Kurşunlu Banyo’nun onarımı yaptırılmış, Samanlı ve Yalova dereleri temizlettirilmiştir.
Yalova sahilinden Termal’e uzanan, iki tarafına çınar ağaçları dikilerek düzenlenen 12350 metre uzunluğundaki yol da bu dönemde yapılmıştır.
Seyr-i Sefain İdaresi bölgede orman yolları açarak, kaplıcalara yeni sıcak ve soğuk su boruları döşemiş, su depoları tesis ederek, kaplıca sularının içeriğini ve yararlı olabileceği hastalıkların araştırmasını yaptırmıştır.
Günümüzde Termal’de görülen ve yerli yabancı ziyaretçilerin büyük beğenisini kazanan planlama, Atatürk Dönemi’ne ait olup, o günlerdeki halini büyük ölçüde korumaktadır.
Termal’e gelişinin ardından, yapıları tümüyle bakımsız ve onarıma muhtaç olan, çevre düzenlemesine ihtiyacı bulunan bölgeye 400’e yakın zanaatkâr (demirci, elektrikçi, marangoz, duvarcı) göndererek bölgenin ihyası için ilgilileri seferber etmiştir.
Termal’i yeniden hayata döndürecek çalışmalara bizzat katılan Gazi’nin hedefi, Termal’in kaplıca turizmi açısından uluslararası bir merkez olmasını temin etmekti.
Dönemin Seyr-i Sefain Genel Müdürlüğü (Deniz Yolları Genel Müdürlüğü) tarafından yürütülmesi kararlaştırılan yeniden düzenleme çalışmalarında, Termal’de Kurşunlu Banyo’nun onarımı yaptırılmış, Samanlı ve Yalova dereleri temizlettirilmiştir.
Yalova sahilinden Termal’e uzanan, iki tarafına çınar ağaçları dikilerek düzenlenen 12350 metre uzunluğundaki yol da bu dönemde yapılmıştır.
Seyr-i Sefain İdaresi bölgede orman yolları açarak, kaplıcalara yeni sıcak ve soğuk su boruları döşemiş, su depoları tesis ederek, kaplıca sularının içeriğini ve yararlı olabileceği hastalıkların araştırmasını yaptırmıştır.
Günümüzde Termal’de görülen ve yerli yabancı ziyaretçilerin büyük beğenisini kazanan planlama, Atatürk Dönemi’ne ait olup, o günlerdeki halini büyük ölçüde korumaktadır.
BAŞÖĞRETMEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
“Yeni Türkiye’nin kurulması eğitime
dayanır. En önemli ve en onurlu görevimiz eğitim işleridir. Ulusal eğitim
işlerinde kesinlikle yengin olacağız.”
Bağımsızlık Savaşı’nı kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara, Atatürk’ün yanıtı, “Ulusal Eğitim Bakanı olmak” olmuştu. Türkiye’nin geleceğini eğitime dayandırması, bunu en önemli ve onurlu görev bilmesi, yenginlikle (utku, zafer) bu yolda bulunacağını vurgulaması da, eğitime-öğretime verdiği değerin göstergeleri olmaktadır.
İnsanımızın yok olma konumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence (bolluk, refah) çeviren, dağılmış, parçalanmışlığı birlikteliğe, bütünleşmeye yönlendiren, “Sayrı (hasta) Adam”ı sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna, halkına olan güvenini, “Silahıyla olduğu gibi, beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü, ikincinsinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur” sözleriyle vurgulaması, “düşün, bilinç savaşımı” nı ne denli önemsediğini göstermesi adına oldukça önemlidir.
“Bilinçlenme süreci” nin anlamını derinden kavrayarak şöyle demiştir: “Hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Ne var ki geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler, hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları, bu ulusa ve memlekete görev yapabilecek, yararlı olabilecek biçimde yetiştirilsin. Hiç olmazsa yetiştirmenin gerekliliğine inansınlar.”
Atatürk’ün “yetiştirme” kavramıyla dile getirmek istediği olgu “eğitim-öğretim” dir. Çocukları, gençleri önemsediği denli, günümüzde üzerinde yoğunlaşılan “anne-baba eğitimi”ni yıllar öncesinde önemseme ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Eğitim-öğretim olgusunun önemini algılamak, bu bağlam doğrultusunda bilinçlenmek ve bunu yaşama geçirmek, işlevselleştirmek, gelecek kuşakların sağlıklı, yapıcı, olumlu bir konumda oluşmasının koşuludur Atatürk’e göre. Bağımsız bir Türkiye, gönençli bir ulus için koşul yine aynıdır: “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, ünlü ve yüksek bir toplum konumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa bırakır.”
“Okulun sağlayacağı bilim ve teknikle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle belirip gelişecektir” sözleriyle, Atatürk’ün eğitim-öğretim olgusuna ne denli kapsamlı yaklaştığı açık – seçik ortaya konulmaktadır. “Okul” un önemi ve değeri, eğitim-öğretimle koşut bir gelişimi içermektedir.
Gelecek kuşakların çağdaş donanımla yaşama atılmasında, önce okul ortamının, bilgilenme sürecinin sağlıklı gerçekleşmesi söz konusudur. Bu süreç, salt bilgilerin ardışıklığıyla, öğrencilere aktarılmasıyla değil, bilimle, teknikle, sanatla, ekonomiyle, yazınla (edebiyat) iç içe yaşayarak olabilmektedir. Birey olabilmek, ekin (kültür) insanı olarak yaşamak, ilerici, çağdaş bir konumu içselleştirmektir. Bilgiyle sevginin bileşkesini, birlikteliğini sağlayan kişi, yaşama, doğaya, insana daha duyarlı yaklaşan, incelen, paylaşımcı olan bir konuma ulaşacaktır.
Atatürk’ün üzerinde durduğu okul ortamı, böylesi düşünceleri taşımaktadır. Bu düşünceler ne denli uygulamaya geçerse, anlamlaşırsa, Türkiye’nin, Türk ulusunun da geleceği o denli aydınlık, o denli güzel ve verimli olacaktır.
Atatürk’ün “Düşünce”ye, “Sanata”a, “Bilim”e verdiği değer, bireyin ekin insanı olmasını önemsediğini gösterirken, “Beden” sağlığına, “Spor” eğitimine verdiği değer de, iç-dış, eşdeyişle düşün-beden birlikteliğini ne denli önemsediğinin göstergesidir: “Düşüncenin gelişmesine olduğu denli vücudun / bedeni gelişmesine önem vermek ve özellikle ulusal krakteri, derin tarihimizden esinlenerek yüksek düzeylere çıkarmak gerekir.”
Tarihsel gelişimimizi düşünce ve beden eğitimimizi içerir biçimde irdeleyen Atatürk, ulusal eğitimimizin olmazsa olmaz öğesi olarak gördüğü spor etkinlikleri üzerine şöyle demiştir: “Her çeşit spor etkinliklerini Türk gençliğinin ulusal eğitiminde başlıca öğelerden saymak gerekir.”
Okulun işlevine derinlemesine irdeleyen, açımlayan, Başöğretmeni şu sözleri de üzerinde durulması,düşünülmesi gereken sözlerdendir: “Kurtuluş, toplumsal yapıdaki sayrılığı (hastalığı) bulmak ve iyileştirmeye çalışmakla elde edilir; ve bu, ancak bilimsel yolla olursa, iyileşme olabilir. Yoksa sayrılık yerleşir, iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun sayrılığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri, toplumsal güçler. Düşünceler, anlamsız, temelsiz, uydurmalarla dolu olursa, o düşünceler sayrılıklıdır. Bunu gibi toplumsal yaşam, us (akıl) ve mantıktan yoksun, yararsız, zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dopdolu olursa kötürüm olur. Önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler için coşkulu bir yurt sevgisi ve iyi niyet ve özveri en gerekli niteliklerdendir. Ne var ki bir toplumdaki sayrılığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletebilmek için bu nitelikler yeterli değildir. Bunların yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknik, fen yolundaki girişimleri etkinliği de okuldur. Onun için okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla, yücelterek analım. Okul, gençlere, insanlara saygıyı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en sağlam yolu belirtir".
Bağımsızlık, özgürlük, gönenç içinde yaşayan ve ilerleyen bir ulusu yaratmak, bunu yüzyıllar boyu geliştirerek anlamlaştırmak, Atatürk’e göre eğitim-öğretimle olabilir ancak. Aydınlık yarınların, bilinçli bir yaşamın sağlanabilmesi için eğitim-öğretimin anlamı oldukça derindir Atatürk’e göre.
Halkın içinden gelen, insanını derinlemesine tanıyan, Bağımsızlık Savaşı’nı onlarla omuz omuza veren önderimiz, “İnsanlar, ancak, erekleri, düşünceleri tanınarak gönderilip ve yönetilebilir” düşüncesiyle, insanımızın sorunlarını bilmenin, yarından beklentilerini saptamanın ve ona göre bir yönlendirmenin / yönetmenin sağlanabilmesinin önemini belirtmektedir. O’na göre halkın sorunlarının, beklentilerinin gerçek çözüm yolu eğitim-öğretimden geçmektedir. Başarının yolunun eğitim-öğretimle sağlanabilmesiniyse düzen bağına (disiplin, sıkıdüzen) bağlanmalıdır: “Yaşamın her çalışma aşamasında/ evresinde olduğu gibi, özellikle öğretim yaşamında sıkıdüzen başarının koşuludur. Yöneticiler ve öğretim kadroları sıkıdüzen sağlamaya, öğrenciyse sıkıdüzene uymaya zorunludur.”
Eğitim-öğretim olgusunun ne denli önemli olduğunu vurgulayan “Başöğretmen”, aynı oranda sıkıdüzene olan gereksinimi de vurgularken, öğretmenler denli öğrencilere de yoğun bir sorumluluk yüklemektedir. Öğretmenlere, özellikle “Yalınlık” ve “Törel Bilinç (vicdan)”i, en az sıkıdüzen denli salık vermektedir: “Hiçbir yengiyle benzetme onamayan (kabul etmek) bir başarının coşkusu içindeyiz. Vatandaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bir yalın öğretmenliğin törel bilinçli mutluluğu, bütün varlığımızı sarmıştır.”
Atatürk’e göre eğitim-öğretim, böylesi bir yalınlığı içerdiği denli, süssüzlüğü, baskısızlığı da içermelidir: “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık beğenisinden (zevk) çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanan ve kullanılabilen bir araç konumuna getirmektir.” Bu bağlamda üzerinde durulması gereken kavram “Başarıdır.” Başarılması istenense, daha çağdaş, daha insanca, daha ilerici, daha aydın bir ulus içerisinde yaşamak. Böylesi bir yaşamı sağlamak amaçsa, eğitim-öğretim, bu yoldaki uygulanması gereken araç olmaktadır. Bu aracın içeriğindeyse bilgi, bilinç ve özgürlük yer almaktadır.
Bir yeni araç da “Bilimler Yurdu” dur. Atatürk, ilk ve orta öğretimle yetinmenin yetersizliğini, bunu aşmanın gerekliliğini şöyle ortaya koymuştur: “Arkadaşlar, Türk Ulusu yeni bir amaca doğru yürüyor. Memleketimizde uygarlığın simgesi Bilimler Yurdu (Üniversite, Darulfünun) olacaktır."
Atatürk, bu sözü söyleme konumuna uzunca bir uğraştan sonra gelmiştir. Önce Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline uygunluğunu sağlama uğraşını vermiştir. Bu sözleriyse şunlardır: “Bizim uyumlu, varsıl (zengin) dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardır kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bu gerekliliği anlamak zorundayız. Bunu anladığımızın belirtilerini yakın zamanda bütün dünya görmüş olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”
Bütün dünyanın bu gelişmişliği, bu değişimi görmesi demek, uygar dünyanın yanında olduğumuzun göstergesi olmaktadır Atatürk’e göre: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik görevi biliniz. Bu görevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilirse, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bundan insan olanlar utanmalıdır. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”
Atatürk, bir başka zaman diliminde, düşüncesini şu sözleriyle sürdürür: “Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun bütün emeklerini kısırlaştıran çorak yol dışında, kolay bir okuma-yazma açkısı (anahtar) vermek gerekir. Büyük Türk ulusu bilgisizlikten az emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline uyan bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma – yazma açkısı, ancak Latin kökünden alınan Türk abecesidir (alfabe). Sıradan bir deneme, Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline ne denli uygun olduğunu kentte, köyde yaşı ilerlemiş Türk yurttaşlarının ne denli okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.”
Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bugünlere gelmesinde alınan yol, Türk abecesinden bilimler yurduna (üniversite) dek süren zorlu uğraşın, yolculuğun güneş gibi aydınlığıyla anlamlaşmaktadır. Bu yolculukta "Bilim" ve "Teknik” in işlevi yadsınamaz bir gerçektir Atatürk’e göre: “Ulusumuzun, siyasal ve toplumsal yaşamında, ulusumuzun düşünce eğitiminde kılavuzumuz bilim ve teknik olacaktır. Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, olumlu bilimdir.”
Bilimin yanı sıra “Ekin (Kültür)”i de çokça önemsemektedir Atatürk: “Yüzyıllarca süren bir dönemde yönetim savsaklamasının, devlet yapısında açtığı yaraları iyileştirmek için harcanan çabaların en büyüğünü, hiç kuşku yok ki, bilim ve ekin yolunda göstermemiz gerekecektir.”
“Bilim” , “Ekin”, Atatürk’te ne denli önemli olgularsa, “Felsefe” de o denli önemlidir. İlerlemenin, bağımsızlığın koşuludur O’na göre usa uygun bir yaşam; eşdeyişle; felsefe: “Usa uygun hiçbir kanıta dayanmayan, bir takım geleneklerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda sınırlama ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı usa uygun ve uygulamalı olarak göremezler. Yaşam felsefelerini geniş çapta olan ulusların egemenliği altına girmekten, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.”
Asker Ordusu” vatanın yaşamını kurtarıp, Bağımsızlık Savaşı’ndan utkuyla çıkmış olsa da, bir başka orduya daha gereksinim vardır Atatürk’e göre: “Ekin (Kültür) Ordusu”na.
Bunun için Atatürk diyor ki: “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gereksinim vardır; biri, vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, öteki, ulusun geleceğini yoğuran ekin ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Yalnız, ekin ordusu üyeleri, sizler, vatan için öldüren, vatan için ölen, birinci orduya, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreten ordunun bireylerisiniz. Ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin ordularınızın kazandığı utku için yalnız olanak hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacaksınız ve siz koruyacaksınız.” Ve ekliyor ardından: “Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve en saygıdeğer unsurudur. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”
Eğitim-öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde bulup duyan, “Ulusal Eğitim Bakanı” olmayı isteyen, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören, “Cumhuriyet, öğretmenlerden, düşüncesi özgür, törel bilinci özgür, seziş ve anlayışı özgür kuşaklar yetiştirmesini ister” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 21. Yüzyılda da daha çağdaş, daha ilerici, daha bilinçli, daha erdemli, daha çalışkan, daha üretici, daha paylaşımcı, daha uygar ve eğitimin-öğretimin anlamını derinden kavrayan daha bilgi ve sevgi dolu kuşaklarla aydınlanan bir Türkiye’nin her zaman önderi, her zaman “Başöğretmen”i olarak yaşayacak ve yaşatacaktır.
K A Y N A K Ç A
ATATÜRK, M.Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1989
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992
ATATÜRK KONFERANSLARI (1973 – 1974) Türk Tarih Kurumu Yayınları XVII. Dizi – Sa.6, Ankara, 1977
BAŞGÖZ, İlhan, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, T.C.Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları Dizisi/32, Ankara, 1995
İNAN, Arı, Düşünceleriyle Atatürk, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi- Sa.43, Ankara, 1991
KASRAL, E. Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1991
ÖZDEYİŞLERLE ATATÜRK, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Atatürk Yayınları Serisi No: 10, Ankara, 1981.
Bağımsızlık Savaşı’nı kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara, Atatürk’ün yanıtı, “Ulusal Eğitim Bakanı olmak” olmuştu. Türkiye’nin geleceğini eğitime dayandırması, bunu en önemli ve onurlu görev bilmesi, yenginlikle (utku, zafer) bu yolda bulunacağını vurgulaması da, eğitime-öğretime verdiği değerin göstergeleri olmaktadır.
İnsanımızın yok olma konumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence (bolluk, refah) çeviren, dağılmış, parçalanmışlığı birlikteliğe, bütünleşmeye yönlendiren, “Sayrı (hasta) Adam”ı sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna, halkına olan güvenini, “Silahıyla olduğu gibi, beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü, ikincinsinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur” sözleriyle vurgulaması, “düşün, bilinç savaşımı” nı ne denli önemsediğini göstermesi adına oldukça önemlidir.
“Bilinçlenme süreci” nin anlamını derinden kavrayarak şöyle demiştir: “Hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Ne var ki geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler, hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları, bu ulusa ve memlekete görev yapabilecek, yararlı olabilecek biçimde yetiştirilsin. Hiç olmazsa yetiştirmenin gerekliliğine inansınlar.”
Atatürk’ün “yetiştirme” kavramıyla dile getirmek istediği olgu “eğitim-öğretim” dir. Çocukları, gençleri önemsediği denli, günümüzde üzerinde yoğunlaşılan “anne-baba eğitimi”ni yıllar öncesinde önemseme ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Eğitim-öğretim olgusunun önemini algılamak, bu bağlam doğrultusunda bilinçlenmek ve bunu yaşama geçirmek, işlevselleştirmek, gelecek kuşakların sağlıklı, yapıcı, olumlu bir konumda oluşmasının koşuludur Atatürk’e göre. Bağımsız bir Türkiye, gönençli bir ulus için koşul yine aynıdır: “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, ünlü ve yüksek bir toplum konumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa bırakır.”
“Okulun sağlayacağı bilim ve teknikle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle belirip gelişecektir” sözleriyle, Atatürk’ün eğitim-öğretim olgusuna ne denli kapsamlı yaklaştığı açık – seçik ortaya konulmaktadır. “Okul” un önemi ve değeri, eğitim-öğretimle koşut bir gelişimi içermektedir.
Gelecek kuşakların çağdaş donanımla yaşama atılmasında, önce okul ortamının, bilgilenme sürecinin sağlıklı gerçekleşmesi söz konusudur. Bu süreç, salt bilgilerin ardışıklığıyla, öğrencilere aktarılmasıyla değil, bilimle, teknikle, sanatla, ekonomiyle, yazınla (edebiyat) iç içe yaşayarak olabilmektedir. Birey olabilmek, ekin (kültür) insanı olarak yaşamak, ilerici, çağdaş bir konumu içselleştirmektir. Bilgiyle sevginin bileşkesini, birlikteliğini sağlayan kişi, yaşama, doğaya, insana daha duyarlı yaklaşan, incelen, paylaşımcı olan bir konuma ulaşacaktır.
Atatürk’ün üzerinde durduğu okul ortamı, böylesi düşünceleri taşımaktadır. Bu düşünceler ne denli uygulamaya geçerse, anlamlaşırsa, Türkiye’nin, Türk ulusunun da geleceği o denli aydınlık, o denli güzel ve verimli olacaktır.
Atatürk’ün “Düşünce”ye, “Sanata”a, “Bilim”e verdiği değer, bireyin ekin insanı olmasını önemsediğini gösterirken, “Beden” sağlığına, “Spor” eğitimine verdiği değer de, iç-dış, eşdeyişle düşün-beden birlikteliğini ne denli önemsediğinin göstergesidir: “Düşüncenin gelişmesine olduğu denli vücudun / bedeni gelişmesine önem vermek ve özellikle ulusal krakteri, derin tarihimizden esinlenerek yüksek düzeylere çıkarmak gerekir.”
Tarihsel gelişimimizi düşünce ve beden eğitimimizi içerir biçimde irdeleyen Atatürk, ulusal eğitimimizin olmazsa olmaz öğesi olarak gördüğü spor etkinlikleri üzerine şöyle demiştir: “Her çeşit spor etkinliklerini Türk gençliğinin ulusal eğitiminde başlıca öğelerden saymak gerekir.”
Okulun işlevine derinlemesine irdeleyen, açımlayan, Başöğretmeni şu sözleri de üzerinde durulması,düşünülmesi gereken sözlerdendir: “Kurtuluş, toplumsal yapıdaki sayrılığı (hastalığı) bulmak ve iyileştirmeye çalışmakla elde edilir; ve bu, ancak bilimsel yolla olursa, iyileşme olabilir. Yoksa sayrılık yerleşir, iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun sayrılığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri, toplumsal güçler. Düşünceler, anlamsız, temelsiz, uydurmalarla dolu olursa, o düşünceler sayrılıklıdır. Bunu gibi toplumsal yaşam, us (akıl) ve mantıktan yoksun, yararsız, zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dopdolu olursa kötürüm olur. Önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler için coşkulu bir yurt sevgisi ve iyi niyet ve özveri en gerekli niteliklerdendir. Ne var ki bir toplumdaki sayrılığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletebilmek için bu nitelikler yeterli değildir. Bunların yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknik, fen yolundaki girişimleri etkinliği de okuldur. Onun için okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla, yücelterek analım. Okul, gençlere, insanlara saygıyı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en sağlam yolu belirtir".
Bağımsızlık, özgürlük, gönenç içinde yaşayan ve ilerleyen bir ulusu yaratmak, bunu yüzyıllar boyu geliştirerek anlamlaştırmak, Atatürk’e göre eğitim-öğretimle olabilir ancak. Aydınlık yarınların, bilinçli bir yaşamın sağlanabilmesi için eğitim-öğretimin anlamı oldukça derindir Atatürk’e göre.
Halkın içinden gelen, insanını derinlemesine tanıyan, Bağımsızlık Savaşı’nı onlarla omuz omuza veren önderimiz, “İnsanlar, ancak, erekleri, düşünceleri tanınarak gönderilip ve yönetilebilir” düşüncesiyle, insanımızın sorunlarını bilmenin, yarından beklentilerini saptamanın ve ona göre bir yönlendirmenin / yönetmenin sağlanabilmesinin önemini belirtmektedir. O’na göre halkın sorunlarının, beklentilerinin gerçek çözüm yolu eğitim-öğretimden geçmektedir. Başarının yolunun eğitim-öğretimle sağlanabilmesiniyse düzen bağına (disiplin, sıkıdüzen) bağlanmalıdır: “Yaşamın her çalışma aşamasında/ evresinde olduğu gibi, özellikle öğretim yaşamında sıkıdüzen başarının koşuludur. Yöneticiler ve öğretim kadroları sıkıdüzen sağlamaya, öğrenciyse sıkıdüzene uymaya zorunludur.”
Eğitim-öğretim olgusunun ne denli önemli olduğunu vurgulayan “Başöğretmen”, aynı oranda sıkıdüzene olan gereksinimi de vurgularken, öğretmenler denli öğrencilere de yoğun bir sorumluluk yüklemektedir. Öğretmenlere, özellikle “Yalınlık” ve “Törel Bilinç (vicdan)”i, en az sıkıdüzen denli salık vermektedir: “Hiçbir yengiyle benzetme onamayan (kabul etmek) bir başarının coşkusu içindeyiz. Vatandaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bir yalın öğretmenliğin törel bilinçli mutluluğu, bütün varlığımızı sarmıştır.”
Atatürk’e göre eğitim-öğretim, böylesi bir yalınlığı içerdiği denli, süssüzlüğü, baskısızlığı da içermelidir: “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık beğenisinden (zevk) çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanan ve kullanılabilen bir araç konumuna getirmektir.” Bu bağlamda üzerinde durulması gereken kavram “Başarıdır.” Başarılması istenense, daha çağdaş, daha insanca, daha ilerici, daha aydın bir ulus içerisinde yaşamak. Böylesi bir yaşamı sağlamak amaçsa, eğitim-öğretim, bu yoldaki uygulanması gereken araç olmaktadır. Bu aracın içeriğindeyse bilgi, bilinç ve özgürlük yer almaktadır.
Bir yeni araç da “Bilimler Yurdu” dur. Atatürk, ilk ve orta öğretimle yetinmenin yetersizliğini, bunu aşmanın gerekliliğini şöyle ortaya koymuştur: “Arkadaşlar, Türk Ulusu yeni bir amaca doğru yürüyor. Memleketimizde uygarlığın simgesi Bilimler Yurdu (Üniversite, Darulfünun) olacaktır."
Atatürk, bu sözü söyleme konumuna uzunca bir uğraştan sonra gelmiştir. Önce Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline uygunluğunu sağlama uğraşını vermiştir. Bu sözleriyse şunlardır: “Bizim uyumlu, varsıl (zengin) dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardır kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bu gerekliliği anlamak zorundayız. Bunu anladığımızın belirtilerini yakın zamanda bütün dünya görmüş olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”
Bütün dünyanın bu gelişmişliği, bu değişimi görmesi demek, uygar dünyanın yanında olduğumuzun göstergesi olmaktadır Atatürk’e göre: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik görevi biliniz. Bu görevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilirse, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bundan insan olanlar utanmalıdır. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”
Atatürk, bir başka zaman diliminde, düşüncesini şu sözleriyle sürdürür: “Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun bütün emeklerini kısırlaştıran çorak yol dışında, kolay bir okuma-yazma açkısı (anahtar) vermek gerekir. Büyük Türk ulusu bilgisizlikten az emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline uyan bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma – yazma açkısı, ancak Latin kökünden alınan Türk abecesidir (alfabe). Sıradan bir deneme, Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline ne denli uygun olduğunu kentte, köyde yaşı ilerlemiş Türk yurttaşlarının ne denli okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.”
Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bugünlere gelmesinde alınan yol, Türk abecesinden bilimler yurduna (üniversite) dek süren zorlu uğraşın, yolculuğun güneş gibi aydınlığıyla anlamlaşmaktadır. Bu yolculukta "Bilim" ve "Teknik” in işlevi yadsınamaz bir gerçektir Atatürk’e göre: “Ulusumuzun, siyasal ve toplumsal yaşamında, ulusumuzun düşünce eğitiminde kılavuzumuz bilim ve teknik olacaktır. Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, olumlu bilimdir.”
Bilimin yanı sıra “Ekin (Kültür)”i de çokça önemsemektedir Atatürk: “Yüzyıllarca süren bir dönemde yönetim savsaklamasının, devlet yapısında açtığı yaraları iyileştirmek için harcanan çabaların en büyüğünü, hiç kuşku yok ki, bilim ve ekin yolunda göstermemiz gerekecektir.”
“Bilim” , “Ekin”, Atatürk’te ne denli önemli olgularsa, “Felsefe” de o denli önemlidir. İlerlemenin, bağımsızlığın koşuludur O’na göre usa uygun bir yaşam; eşdeyişle; felsefe: “Usa uygun hiçbir kanıta dayanmayan, bir takım geleneklerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda sınırlama ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı usa uygun ve uygulamalı olarak göremezler. Yaşam felsefelerini geniş çapta olan ulusların egemenliği altına girmekten, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.”
Asker Ordusu” vatanın yaşamını kurtarıp, Bağımsızlık Savaşı’ndan utkuyla çıkmış olsa da, bir başka orduya daha gereksinim vardır Atatürk’e göre: “Ekin (Kültür) Ordusu”na.
Bunun için Atatürk diyor ki: “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gereksinim vardır; biri, vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, öteki, ulusun geleceğini yoğuran ekin ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Yalnız, ekin ordusu üyeleri, sizler, vatan için öldüren, vatan için ölen, birinci orduya, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreten ordunun bireylerisiniz. Ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin ordularınızın kazandığı utku için yalnız olanak hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacaksınız ve siz koruyacaksınız.” Ve ekliyor ardından: “Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve en saygıdeğer unsurudur. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”
Eğitim-öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde bulup duyan, “Ulusal Eğitim Bakanı” olmayı isteyen, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören, “Cumhuriyet, öğretmenlerden, düşüncesi özgür, törel bilinci özgür, seziş ve anlayışı özgür kuşaklar yetiştirmesini ister” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 21. Yüzyılda da daha çağdaş, daha ilerici, daha bilinçli, daha erdemli, daha çalışkan, daha üretici, daha paylaşımcı, daha uygar ve eğitimin-öğretimin anlamını derinden kavrayan daha bilgi ve sevgi dolu kuşaklarla aydınlanan bir Türkiye’nin her zaman önderi, her zaman “Başöğretmen”i olarak yaşayacak ve yaşatacaktır.
K A Y N A K Ç A
ATATÜRK, M.Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1989
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992
ATATÜRK KONFERANSLARI (1973 – 1974) Türk Tarih Kurumu Yayınları XVII. Dizi – Sa.6, Ankara, 1977
BAŞGÖZ, İlhan, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, T.C.Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları Dizisi/32, Ankara, 1995
İNAN, Arı, Düşünceleriyle Atatürk, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi- Sa.43, Ankara, 1991
KASRAL, E. Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1991
ÖZDEYİŞLERLE ATATÜRK, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Atatürk Yayınları Serisi No: 10, Ankara, 1981.
ATATÜRK VE TÜRK DİLİ
Cumhuriyet ilan edilmeden önce Anadolu Türkçesinin geçirdiği evreler iki ayrı çizgide gelişmiştir. Bir yanda Türk halkı, resmi ve dini gelişmelerin etkileri dışında sözlü kültürünü ve öz dilini korumuş, geliştirmiştir. Diğer taraftan da Arapça ve Farsça’nın etkisi altındaki Türkçe yazı dili giderek Türk düşüncesinden ve anlatımından uzaklaşmıştır. Bunun sebebi ise aydın kesimin Arapça ve Farsça kelimelere önem vermesidir.
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde (1839-1918 ) Türkçenin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması yönünde çalışmalar yapılmış fakat başarı sağlanamamıştır. Çünkü , dilde köklü yenileşmelere gidilmesi engellenmekteydi. Ayrıca yönetim kadrolarında bulunanlar dilde yeniliğe sıcak bakmıyorlardı. Arapça ilim dili, Farsça sanat ve edebiyat dili olmuştu. Bununla birlikte Milli Edebiyat döneminde, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin başta olmak üzere dilde sadeleşmeyi dile getirmeye çalışmışlardır. Halkın sanatçısı olan Mehmet Emin Yurdakul, ilk olarak Türkçe şiirlerle ve halkın anlayabileceği temalarla sesini duyurmayı başarmıştır. Devlet adamları da okuma ve yazmayı kolaylaştırmak amacıyla yeni bir alfabeye geçmek istemişler ve dili sadeleştirmeye çalışmışlardır. Ancak bu girişimler de sonuçsuz kalmıştır.
Milli edebiyat döneminde yayın hayatına giren Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü dergilerinde de Türkçenin sadeleştirilmesi konusu işlendi. Gerek bu dergilerde gerekse dönemin öteki yayınlarında, ozanlar ve yazarlar , Türkçenin güzelliğini sergileyen, terim , sözcük, deyim zenginliklerini ve kurallarını işleyen yazılara, şiirlere ağırlık verdiler.
Atatürk halka giden yolları izlerken karşısına ilk çıkan engellerden birinin dil ve ona bağlı olarak alfabe olduğunu tespit etmiştir. Herkesin benimsediği görüş, Latin alfabesinin daha kolay okunup yazılmasıdır.
Cumhuriyet devrine geldiğimiz zaman dilimizin içinde bulunduğu durum bu şekildeydi. Yukarıda Türk dilinin tarihi devirleri gözden geçirilirken dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı olmadığı görülmektedir .Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
Atatürk, Türk milletinin kurtulmasında en önemli faktörlerden birisinin de dil olduğunu savunmuş ve bu alandaki çalışmalara hız vermiştir. Gerçekten de Atatürk Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerden sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek dille millet ve dille kültür arasındaki bağı ön planda tutmuştur. Çünkü O, yabancı dillerin ağır baskısı altına girmiş olan dilimizin ne duruma düştüğünü tarihi bir gerçek olarak biliyor ve görüyordu. Oysa dille toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bağ vardır. Bir milletin millet niteliğini kazanabilmesi için her şeyden önce bir dili olması gerekir. Dil, bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Milli birlik ve beraberlik ancak dilde sağlanabilirdi. Milletin bütünlüğü ancak dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekleri Atatürk şu vecizelerle dile getirmiştir : “ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki , bu dil şuurla işlensin.” [i][i]
Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Cumhuriyetin ve inkılapların temelinde yatan bu ilkeler, Atatürk’ün teorik olarak ortaya koyduğu dogmatik fikir kalıpları değildir. Bütün icraatında akılcılığı ön planda tutmuş ve “ ... dünyada her şey için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir”[ii][ii] sözleri ile bilime büyük değer verdiği anlaşılmaktadır. Atatürk inkılapları gerçekleştirirken daima ileriyi düşünmüş, basmakalıp teorileri benimsememiştir.
Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün çok önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün : ”Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanın da taşıyarak, peyderpey bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim”[iii][iii] sözleri, bu durumu dile getirir. İnkılapları ele alıp incelediğimizde, bu inkılapların sebepleri, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyal yapısının yetersizliğinden, Türk’ün kendi gelenek ve göreneklerinden uzaklaşmasından kaynaklanıyordu. Türk unsuru, kendi benliğine kavuşamıyor, İmparatorluğun birlik ve bütünlüğü uğruna düşürülmüş bulunuyordu. İnkılapları bu yüzden kendi benliğimizi bulma mücadelesi olarak nitelendirilebilir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ni, niteliği bakımından ele aldığımızda Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını görüyoruz. Bu iki devletin siyasi ve sosyal yapısını oluşturan değer yargıları arasında benzerlik kalmamıştır. Cumhuriyet bir çağdaşlaşma rejimidir.
Dil inkılabı milli devlet politikasına bağlı bir dil anlayışına dayanır. Dil için yenileştirici çalışmalar yapılması gerekir. Eğer bu çalışmalar yapılırsa dil kendini bulabilir ve kendi kendini geliştirerek çağdaş ihtiyaçlara cevap verir. Türk dili, İslamiyet öncesi dönemlerde çeşitli din ve kültürlerle iç içe girdiği halde kendi benliğini korumayı başarmıştır. İslamiyetin kabulünden sonra değişmeye uğramıştır. Türk devletleri, Arap,Fars dillerini yoğun etkisi altına girmişlerdir. Bu da devletin bilim dili, dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, çok işlenmiş edebiyat ve divan dili olarak da Farsça’nın resmi dil olmasına yol açmıştır. 13. yüzyılda Anadolu’da Türkçe , halka seslenmiş eserlerin dili durumuna gelmiştir.
Bu esaslar dahilinde Türkçe’nin yazı dili haline geçişi kolaylaşmış;tercüme sayesinde yüzlerce eser ortaya koyulmuştur. 13-15.yüzyıllar arasında Türkçe Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılmaktaydı. Bu dönemde dil, Arapça ve Farsça kelimelerin etkisine rağmen, cümle yapısı ve kelime hazinesi bakımından Türkçe eserler taşımaktaydı. Bu dönemi temsil eden bir çok manzum ve mensur eserler bulunmaktadır. Yunus Emre’nin şiirleri, Süleyman Çelebinin Mevlid’i ve Dede Korkut hikayelerini örnek verebiliriz. Fakat, bu dönem uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişletmesi ile Arap ve Fars kültürü yeniden gelişmeye ve itibar kazanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da medreselerde Arapça ve Farsça eserler sunulmuştur. Türk saraylarında yabancı şairlere önem veriliyordu. Osmanlıda İslami görüşe sahip olduğundan dolayı, milli bilinç gittikçe zayıflamıştır. Bu durum Farsçanın işlenmişliği ve edebiyatın elverişliliği karşısında, bazı şair ve ediplerce Türkçenin yetersiz sayılmasına yol açmıştır. Süheyl ü Nevbahar’ın çevirmeni Hoca Mes’ud, Hurşidname sahibi Mustafa sahibi şeyh oğlu Selatinname yazarı Sarıca Kemal gibi edebi şahsiyetler, manzum eserler ortaya koydukları halde, eserlerini Türkçe yazdıkları için utanç duyma derecesinde özür dilemeleri veya Türkçe’nin yetersizliğinden söz etmeleri, dil tarihimize geçmiş acı gerçeklerdendir. İşte bu tutum, 14ncü yüzyılda başlayarak ve 20 nci yüzyıl sonlarına kadar süren, Osmanlı yazı ve edebiyat diline Arapça ve Farsça sözcüklerin ve dil kurallarının dilimize girmesine yol açmıştır. Böylece, her biri ayrı bir dil ailesinden gelen Osmanlıca diye adlandırılan üçlü melez bir yazı dili ortaya çıkmıştır.[iv][iv] Gerçi, Osmanlıca o yüzyılın kültür şartları içinde gelişmiş, güçlü bir medeniyet dili haline gelmiştir.
İslamiyetin kabulüyle birlikte kültürümüz de İslam kültürünün etkisinde kalmıştır. Bu kültürün etkisiyle dilimize o kültürlerden yabancı kelimeler ve tamlamalar girmiştir. Bu durum Türkçeyi tehdit etmeye başlamıştır. Öz Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Türkçe kelimeler sanat amacı taşımadığı için kullanılmamıştır.
Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde ise dilde sadeleşme ihtiyacı duyulmaya başlamıştır.
1839’da Tanzimat Fermanın ilan edilmesi İle birlikte toplum yeni ihtiyaçlara gereksinim duymuş böylece bir yenileşme başlamış, dilde yenilikler yapılması öngörülmüştür. Tanzimat fermanın ilan edilmesiyle toplumda az da olsa değişiklikler meydana gelmiştir. İnsanların düşüncelerinde ve fikirlerinde, eğitimlerinde ufak tefek değişmeler olmuştur. İnsanlara çeşitli haklar verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde bazı aydınlarımız Türkçenin sadeleşmesi için çaba göstermişlerdir.
1860-1896 yıllarında Tanzimat devrindeki fikirler ve görüşlerden sonraki edebi tarihleri sunan Servet-i Fünun (1896-1901)ve Fecr-i Ati (1901-1908) dönemlerinde de kalıtsal düşünceler ortaya atılmasına rağmen dil konusundaki görüşlerde ayrılıklar yaşanmıştır. Kimileri Osmanlıca’yı savunurken, bunların karşısında ise yabancı kelimeleri arıtma amacı güdenler yer almıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, amaca ulaşılamamıştır. Bir takım Osmanlı düşünürleri, Osmanlı yazı dilinde yaptıkları gelişmelere rağmen, eski düşüncelere bağlı kalmaktan vazgeçememişlerdir. Tanzimat’la birlikte batıya yöneliş başlamış yeni düşünce ve değerler alınmış, fakat bu düşünce ve değerleri Osmanlıca yeteri kadar karşılayamadığı için, Osmanlı aydınları Fransızca’ya yönelmiştir. Bu şekilde çağın en önemli özelliği olan kültür ikileşmesi kendini dilde göstererek kanıtlamayı başarmıştır.
II.Meşrutiyet döneminde, siyasal alanlarda da çökmeler görülmüştür. Buna rağmen yine de bu dönem düşünürleri milliyetçiliği savunmuştur. Yine bir takım şairler kendi sanat ve üsluplarını sergilerken, diğer yandan da Türk dernekleri, çıkardıkları dergiler etrafında toplanarak, dili özleştirme çabalarını göstermişlerdir. İsabetli bir teşhisle, dildeki hastalığın, dilin her tarafını sarmakta olan yabancı kelimelerden kaynaklandığı bu dergilerde ileri sürülmüştür. Dayandıkları temel ilkeler genellikle dilimizde kullanılan Arapça ve Farsçaya ait kuralların dilden atılması, yeni tamlamaların Türkçenin kurallarına uygun olarak kurulması biçiminde özetlenebilir.
Yukarıda Türk dilinin tarihini gözden geçirirken gördüğümüz gibi, dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı ve programlı olmadığı görülmüştür. Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
Atatürk Türk dilinin zenginliği ve işlenmesi gerektiği konusundaki görüşlerini şu şekilde belirtmiştir : “ Türk dili zengin, geniş bir dildir ; her mefhumu (kavramı ) ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.” [v][v]
Başka bir konuşmasında ise : “ Öyle istiyorum ki, Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.” [vi][vi]
Atatürk’ü üstün başarıya götüren özelliklerinden biri de inkılapların belirli bir sıra ile ve gerektiğinde kendi içinde birtakım aşamalara ayrılmasıdır. Atatürk, bu zamanlamayı çok iyi gerçekleştirmiştir. Bununla ilgili görüşlerini Nutkunda şöyle söylüyor : “ Uygulamayı birtakım aşamalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur .” [vii][vii]
1924 yılında Tevhid-i Tedrisat ( Öğretim Birliği ) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. Oturumlarda sık sık bunlar tartışıldı. Kalkınabilmek için öncelikle bir Harf Devriminin yapılmasının gerekliliği, çoğunluğun ortak görüşüydü. 1927 yılında, Latin Alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması üzerinde çalışmalar yapılmaktaydı. Son olarak, 26 Haziran 1928’de bir Dil Encümeni kuruldu. O zamana kadar,gelişmeleri uzaktan izleyen Atatürk,Harf Devriminin on yılda değil, üç ayda gerçekleştirilmesi gerektiğini, aksi durumda bu konunun bir çıkmaza girebileceğini belirtiyordu. Bu konuyla ilgili Türk halkına düşüncelerini şu şekilde belirtmiştir :
“ – Bizim ahenkli ve zengin dilimiz, yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kurtulmak için buna mecburuz... Çok işler yapılmıştır. Ama bu gün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, fakat çok gerekli bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmeliyiz. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik, ulusseverlik görevi biliniz... Milletimiz, yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.” [viii][viii]
Latin Alfabesinin kabulunün Cumhuriyet döneminde özel bir yeri vardır. Latin Alfebesinin kullanılmasıyla birlikte okuma-yazma oranında artış meydana gelmiştir. Çünkü ; Arap Alfabesi , Latin Alfabesine göre öğrenimi daha zor ve kullanışsız bir alfabeydi. Atatürk, harf inkılabının önemini kavramış ve bu inkılabın en kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamıştır.
Yabancı söz, bir duygu ve düşünceyi dile getirmek için kullanıldığında o duygu ve düşünceyi tam anlamıyla ifade edemez. Anlamı öğrenilse bile, böyle bir sözcükle, işaret ettiği nesne ya da duygu arasına zihnin tercüme işlevi girer. “Deniz, dağ, ağaç gibi Türkçe sözcükler doğada gördüğümüz ve algıladığımız şeylerin bize niteliklerini yansıtmazlarsa da, zihnimizde ağacın, dağın, denizin simgelerini canlandırırlar. Ağacın, dağın, denizin yerine “şecer, cebel, bahr” denilse bunlar bizim düşüncelerimizde bir ahenk, renk, biçim canlandırmazlar. Eski edebiyatımızın büyük ustaları (Baki, Nedim, Şeyh Galip vb.) hem Arapça hem de Farsça’dan alınmış sözcükleri kullandıkları için doğanın sonsuz maviliklerine ulaşamamışlardır.
Bu şairler İstanbul’da yaşamışlardır, buna rağmen doğanın güzellikleriyle büyülü bu şehri düşlerinin özgürlüğü içinde sunamamışlardır. Tanzimat’tan bu yana Türkçe’nin sadeleşmesi için çaba gösteren yazarlar bile, yeni bir kavramın Türkçe karşılığı yoksa, onu Arapça’dan üretmişlerdir. Bu yüzden dilde, yabancı dillerden giren sözcükler çoğalmış, öz Türkçe kelimeler yerine sanat yapmak amacıyla yabancı kelimeler kullanılmıştır.
SONUÇ:
Tanzimat halka ulaşmaya çalışan aydın kesim çıkış yolu olarak halkın konuştuğu Türkçeyi görmüştür. Modern Batının düşünce akımlarını ve değerlerini Türk ulusuna ulaştırmada Türkçenin önemini geç de olsa fark etmiştir. Bu dönemde yapılan dilde sadeleşme çabaları amacına ulaşmamıştır. Çünkü,Tanzimat aydını konunun önemine yakışan bir ciddiyet göstermemiş sadece kendi amacına hizmet eden bir anlayışı geliştirmiştir. Bu kaçınılmaz olarak temelsiz ve bilimsel içerikten yoksun bir çaba olarak dilimiz tarihinde yerini almıştır.
Cumhuriyetle birlikte dilde özlenen sadeleşme ve benliğe dönüş hareketi sistemli,bilinçli ve kurumlara sahip olarak yeniden ele alınır. Ulu önderin başlattığı dilde sadeleşme seferberliği kısa bir sürede hedefine ulaşır. Türkçe dünya dilleri arasında hak ettiği yeri alır.
Bu gün milyonlarca insanın konuştuğu Türkçe ,Avrupa’nın içlerinden Orta Asya’ya uzanan alanda insanların anlaşabildiği ortak bir dil haline gelmiştir.
[ix][i] Zeynep Korkmaz,Atatürk ve Türk Dili:Belgeler,TDK yay.Ank.1992
[x][ii] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, s. 202
[xi][iii] Zeynep Korkmaz , Milli Sır, s.11
[xii][iv] Osmanlıcanın genel dil yapısı için bkz. Zeynep Korkmaz”,Türkiye Türkçesi : II.Osmanlıca” Türk Ans.C.32
[xiii][v] Mahmut Atila Aykut, TDK Yıllık 1994, s.63; Uykan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, Turhan Kitabevi 1984, s.125
[xiv][vi] Afet İnan, “Milliyetin Temel Direği Olan Dil Birliği”, Türk Dili,C.16.s. 182 (Kasım 1966),s.90-91; Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili ; TDK yay., Ankara 1992, s.191,belge 90
[xv][vii] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (Zeynep Korkmaz yay), AKDTYK, Atatürk Araştırma Merkezi yay.,Ankara 1994,s.10-11
[xvi][viii] Atatürkçü Düşünce El Kitabı,Atatürk Araştırma Merkezi,Ank.1995
KAYNAKÇA:
Tanyol, Prof. Dr. Cahit ,Atatürk ve Halkçılık
Kaynar, Ord. Prof. Dr. Reşat - Sakaoğlu , Prof.Dr.Necdet ,Atatürk Düşüncesi
Atatürkçü Düşünce El Kitabı ,Atatürk Araştırma Merkezi ,1995
Atatürkçülük ,Genel Kurmay Basım Evi,Ank.1983
Kavcar,Prof.Dr.Cahit,Edebiyat ve Eğitim,A.Ü.Basım Evi,Ank.1994
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde (1839-1918 ) Türkçenin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması yönünde çalışmalar yapılmış fakat başarı sağlanamamıştır. Çünkü , dilde köklü yenileşmelere gidilmesi engellenmekteydi. Ayrıca yönetim kadrolarında bulunanlar dilde yeniliğe sıcak bakmıyorlardı. Arapça ilim dili, Farsça sanat ve edebiyat dili olmuştu. Bununla birlikte Milli Edebiyat döneminde, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin başta olmak üzere dilde sadeleşmeyi dile getirmeye çalışmışlardır. Halkın sanatçısı olan Mehmet Emin Yurdakul, ilk olarak Türkçe şiirlerle ve halkın anlayabileceği temalarla sesini duyurmayı başarmıştır. Devlet adamları da okuma ve yazmayı kolaylaştırmak amacıyla yeni bir alfabeye geçmek istemişler ve dili sadeleştirmeye çalışmışlardır. Ancak bu girişimler de sonuçsuz kalmıştır.
Milli edebiyat döneminde yayın hayatına giren Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü dergilerinde de Türkçenin sadeleştirilmesi konusu işlendi. Gerek bu dergilerde gerekse dönemin öteki yayınlarında, ozanlar ve yazarlar , Türkçenin güzelliğini sergileyen, terim , sözcük, deyim zenginliklerini ve kurallarını işleyen yazılara, şiirlere ağırlık verdiler.
Atatürk halka giden yolları izlerken karşısına ilk çıkan engellerden birinin dil ve ona bağlı olarak alfabe olduğunu tespit etmiştir. Herkesin benimsediği görüş, Latin alfabesinin daha kolay okunup yazılmasıdır.
Cumhuriyet devrine geldiğimiz zaman dilimizin içinde bulunduğu durum bu şekildeydi. Yukarıda Türk dilinin tarihi devirleri gözden geçirilirken dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı olmadığı görülmektedir .Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
Atatürk, Türk milletinin kurtulmasında en önemli faktörlerden birisinin de dil olduğunu savunmuş ve bu alandaki çalışmalara hız vermiştir. Gerçekten de Atatürk Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerden sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek dille millet ve dille kültür arasındaki bağı ön planda tutmuştur. Çünkü O, yabancı dillerin ağır baskısı altına girmiş olan dilimizin ne duruma düştüğünü tarihi bir gerçek olarak biliyor ve görüyordu. Oysa dille toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bağ vardır. Bir milletin millet niteliğini kazanabilmesi için her şeyden önce bir dili olması gerekir. Dil, bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Milli birlik ve beraberlik ancak dilde sağlanabilirdi. Milletin bütünlüğü ancak dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekleri Atatürk şu vecizelerle dile getirmiştir : “ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki , bu dil şuurla işlensin.” [i][i]
Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Cumhuriyetin ve inkılapların temelinde yatan bu ilkeler, Atatürk’ün teorik olarak ortaya koyduğu dogmatik fikir kalıpları değildir. Bütün icraatında akılcılığı ön planda tutmuş ve “ ... dünyada her şey için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir”[ii][ii] sözleri ile bilime büyük değer verdiği anlaşılmaktadır. Atatürk inkılapları gerçekleştirirken daima ileriyi düşünmüş, basmakalıp teorileri benimsememiştir.
Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün çok önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün : ”Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanın da taşıyarak, peyderpey bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim”[iii][iii] sözleri, bu durumu dile getirir. İnkılapları ele alıp incelediğimizde, bu inkılapların sebepleri, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyal yapısının yetersizliğinden, Türk’ün kendi gelenek ve göreneklerinden uzaklaşmasından kaynaklanıyordu. Türk unsuru, kendi benliğine kavuşamıyor, İmparatorluğun birlik ve bütünlüğü uğruna düşürülmüş bulunuyordu. İnkılapları bu yüzden kendi benliğimizi bulma mücadelesi olarak nitelendirilebilir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ni, niteliği bakımından ele aldığımızda Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını görüyoruz. Bu iki devletin siyasi ve sosyal yapısını oluşturan değer yargıları arasında benzerlik kalmamıştır. Cumhuriyet bir çağdaşlaşma rejimidir.
Dil inkılabı milli devlet politikasına bağlı bir dil anlayışına dayanır. Dil için yenileştirici çalışmalar yapılması gerekir. Eğer bu çalışmalar yapılırsa dil kendini bulabilir ve kendi kendini geliştirerek çağdaş ihtiyaçlara cevap verir. Türk dili, İslamiyet öncesi dönemlerde çeşitli din ve kültürlerle iç içe girdiği halde kendi benliğini korumayı başarmıştır. İslamiyetin kabulünden sonra değişmeye uğramıştır. Türk devletleri, Arap,Fars dillerini yoğun etkisi altına girmişlerdir. Bu da devletin bilim dili, dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, çok işlenmiş edebiyat ve divan dili olarak da Farsça’nın resmi dil olmasına yol açmıştır. 13. yüzyılda Anadolu’da Türkçe , halka seslenmiş eserlerin dili durumuna gelmiştir.
Bu esaslar dahilinde Türkçe’nin yazı dili haline geçişi kolaylaşmış;tercüme sayesinde yüzlerce eser ortaya koyulmuştur. 13-15.yüzyıllar arasında Türkçe Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılmaktaydı. Bu dönemde dil, Arapça ve Farsça kelimelerin etkisine rağmen, cümle yapısı ve kelime hazinesi bakımından Türkçe eserler taşımaktaydı. Bu dönemi temsil eden bir çok manzum ve mensur eserler bulunmaktadır. Yunus Emre’nin şiirleri, Süleyman Çelebinin Mevlid’i ve Dede Korkut hikayelerini örnek verebiliriz. Fakat, bu dönem uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişletmesi ile Arap ve Fars kültürü yeniden gelişmeye ve itibar kazanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da medreselerde Arapça ve Farsça eserler sunulmuştur. Türk saraylarında yabancı şairlere önem veriliyordu. Osmanlıda İslami görüşe sahip olduğundan dolayı, milli bilinç gittikçe zayıflamıştır. Bu durum Farsçanın işlenmişliği ve edebiyatın elverişliliği karşısında, bazı şair ve ediplerce Türkçenin yetersiz sayılmasına yol açmıştır. Süheyl ü Nevbahar’ın çevirmeni Hoca Mes’ud, Hurşidname sahibi Mustafa sahibi şeyh oğlu Selatinname yazarı Sarıca Kemal gibi edebi şahsiyetler, manzum eserler ortaya koydukları halde, eserlerini Türkçe yazdıkları için utanç duyma derecesinde özür dilemeleri veya Türkçe’nin yetersizliğinden söz etmeleri, dil tarihimize geçmiş acı gerçeklerdendir. İşte bu tutum, 14ncü yüzyılda başlayarak ve 20 nci yüzyıl sonlarına kadar süren, Osmanlı yazı ve edebiyat diline Arapça ve Farsça sözcüklerin ve dil kurallarının dilimize girmesine yol açmıştır. Böylece, her biri ayrı bir dil ailesinden gelen Osmanlıca diye adlandırılan üçlü melez bir yazı dili ortaya çıkmıştır.[iv][iv] Gerçi, Osmanlıca o yüzyılın kültür şartları içinde gelişmiş, güçlü bir medeniyet dili haline gelmiştir.
İslamiyetin kabulüyle birlikte kültürümüz de İslam kültürünün etkisinde kalmıştır. Bu kültürün etkisiyle dilimize o kültürlerden yabancı kelimeler ve tamlamalar girmiştir. Bu durum Türkçeyi tehdit etmeye başlamıştır. Öz Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Türkçe kelimeler sanat amacı taşımadığı için kullanılmamıştır.
Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde ise dilde sadeleşme ihtiyacı duyulmaya başlamıştır.
1839’da Tanzimat Fermanın ilan edilmesi İle birlikte toplum yeni ihtiyaçlara gereksinim duymuş böylece bir yenileşme başlamış, dilde yenilikler yapılması öngörülmüştür. Tanzimat fermanın ilan edilmesiyle toplumda az da olsa değişiklikler meydana gelmiştir. İnsanların düşüncelerinde ve fikirlerinde, eğitimlerinde ufak tefek değişmeler olmuştur. İnsanlara çeşitli haklar verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde bazı aydınlarımız Türkçenin sadeleşmesi için çaba göstermişlerdir.
1860-1896 yıllarında Tanzimat devrindeki fikirler ve görüşlerden sonraki edebi tarihleri sunan Servet-i Fünun (1896-1901)ve Fecr-i Ati (1901-1908) dönemlerinde de kalıtsal düşünceler ortaya atılmasına rağmen dil konusundaki görüşlerde ayrılıklar yaşanmıştır. Kimileri Osmanlıca’yı savunurken, bunların karşısında ise yabancı kelimeleri arıtma amacı güdenler yer almıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, amaca ulaşılamamıştır. Bir takım Osmanlı düşünürleri, Osmanlı yazı dilinde yaptıkları gelişmelere rağmen, eski düşüncelere bağlı kalmaktan vazgeçememişlerdir. Tanzimat’la birlikte batıya yöneliş başlamış yeni düşünce ve değerler alınmış, fakat bu düşünce ve değerleri Osmanlıca yeteri kadar karşılayamadığı için, Osmanlı aydınları Fransızca’ya yönelmiştir. Bu şekilde çağın en önemli özelliği olan kültür ikileşmesi kendini dilde göstererek kanıtlamayı başarmıştır.
II.Meşrutiyet döneminde, siyasal alanlarda da çökmeler görülmüştür. Buna rağmen yine de bu dönem düşünürleri milliyetçiliği savunmuştur. Yine bir takım şairler kendi sanat ve üsluplarını sergilerken, diğer yandan da Türk dernekleri, çıkardıkları dergiler etrafında toplanarak, dili özleştirme çabalarını göstermişlerdir. İsabetli bir teşhisle, dildeki hastalığın, dilin her tarafını sarmakta olan yabancı kelimelerden kaynaklandığı bu dergilerde ileri sürülmüştür. Dayandıkları temel ilkeler genellikle dilimizde kullanılan Arapça ve Farsçaya ait kuralların dilden atılması, yeni tamlamaların Türkçenin kurallarına uygun olarak kurulması biçiminde özetlenebilir.
Yukarıda Türk dilinin tarihini gözden geçirirken gördüğümüz gibi, dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı ve programlı olmadığı görülmüştür. Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
Atatürk Türk dilinin zenginliği ve işlenmesi gerektiği konusundaki görüşlerini şu şekilde belirtmiştir : “ Türk dili zengin, geniş bir dildir ; her mefhumu (kavramı ) ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.” [v][v]
Başka bir konuşmasında ise : “ Öyle istiyorum ki, Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.” [vi][vi]
Atatürk’ü üstün başarıya götüren özelliklerinden biri de inkılapların belirli bir sıra ile ve gerektiğinde kendi içinde birtakım aşamalara ayrılmasıdır. Atatürk, bu zamanlamayı çok iyi gerçekleştirmiştir. Bununla ilgili görüşlerini Nutkunda şöyle söylüyor : “ Uygulamayı birtakım aşamalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur .” [vii][vii]
1924 yılında Tevhid-i Tedrisat ( Öğretim Birliği ) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. Oturumlarda sık sık bunlar tartışıldı. Kalkınabilmek için öncelikle bir Harf Devriminin yapılmasının gerekliliği, çoğunluğun ortak görüşüydü. 1927 yılında, Latin Alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması üzerinde çalışmalar yapılmaktaydı. Son olarak, 26 Haziran 1928’de bir Dil Encümeni kuruldu. O zamana kadar,gelişmeleri uzaktan izleyen Atatürk,Harf Devriminin on yılda değil, üç ayda gerçekleştirilmesi gerektiğini, aksi durumda bu konunun bir çıkmaza girebileceğini belirtiyordu. Bu konuyla ilgili Türk halkına düşüncelerini şu şekilde belirtmiştir :
“ – Bizim ahenkli ve zengin dilimiz, yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kurtulmak için buna mecburuz... Çok işler yapılmıştır. Ama bu gün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, fakat çok gerekli bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmeliyiz. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik, ulusseverlik görevi biliniz... Milletimiz, yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.” [viii][viii]
Latin Alfabesinin kabulunün Cumhuriyet döneminde özel bir yeri vardır. Latin Alfebesinin kullanılmasıyla birlikte okuma-yazma oranında artış meydana gelmiştir. Çünkü ; Arap Alfabesi , Latin Alfabesine göre öğrenimi daha zor ve kullanışsız bir alfabeydi. Atatürk, harf inkılabının önemini kavramış ve bu inkılabın en kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamıştır.
Yabancı söz, bir duygu ve düşünceyi dile getirmek için kullanıldığında o duygu ve düşünceyi tam anlamıyla ifade edemez. Anlamı öğrenilse bile, böyle bir sözcükle, işaret ettiği nesne ya da duygu arasına zihnin tercüme işlevi girer. “Deniz, dağ, ağaç gibi Türkçe sözcükler doğada gördüğümüz ve algıladığımız şeylerin bize niteliklerini yansıtmazlarsa da, zihnimizde ağacın, dağın, denizin simgelerini canlandırırlar. Ağacın, dağın, denizin yerine “şecer, cebel, bahr” denilse bunlar bizim düşüncelerimizde bir ahenk, renk, biçim canlandırmazlar. Eski edebiyatımızın büyük ustaları (Baki, Nedim, Şeyh Galip vb.) hem Arapça hem de Farsça’dan alınmış sözcükleri kullandıkları için doğanın sonsuz maviliklerine ulaşamamışlardır.
Bu şairler İstanbul’da yaşamışlardır, buna rağmen doğanın güzellikleriyle büyülü bu şehri düşlerinin özgürlüğü içinde sunamamışlardır. Tanzimat’tan bu yana Türkçe’nin sadeleşmesi için çaba gösteren yazarlar bile, yeni bir kavramın Türkçe karşılığı yoksa, onu Arapça’dan üretmişlerdir. Bu yüzden dilde, yabancı dillerden giren sözcükler çoğalmış, öz Türkçe kelimeler yerine sanat yapmak amacıyla yabancı kelimeler kullanılmıştır.
SONUÇ:
Tanzimat halka ulaşmaya çalışan aydın kesim çıkış yolu olarak halkın konuştuğu Türkçeyi görmüştür. Modern Batının düşünce akımlarını ve değerlerini Türk ulusuna ulaştırmada Türkçenin önemini geç de olsa fark etmiştir. Bu dönemde yapılan dilde sadeleşme çabaları amacına ulaşmamıştır. Çünkü,Tanzimat aydını konunun önemine yakışan bir ciddiyet göstermemiş sadece kendi amacına hizmet eden bir anlayışı geliştirmiştir. Bu kaçınılmaz olarak temelsiz ve bilimsel içerikten yoksun bir çaba olarak dilimiz tarihinde yerini almıştır.
Cumhuriyetle birlikte dilde özlenen sadeleşme ve benliğe dönüş hareketi sistemli,bilinçli ve kurumlara sahip olarak yeniden ele alınır. Ulu önderin başlattığı dilde sadeleşme seferberliği kısa bir sürede hedefine ulaşır. Türkçe dünya dilleri arasında hak ettiği yeri alır.
Bu gün milyonlarca insanın konuştuğu Türkçe ,Avrupa’nın içlerinden Orta Asya’ya uzanan alanda insanların anlaşabildiği ortak bir dil haline gelmiştir.
[ix][i] Zeynep Korkmaz,Atatürk ve Türk Dili:Belgeler,TDK yay.Ank.1992
[x][ii] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, s. 202
[xi][iii] Zeynep Korkmaz , Milli Sır, s.11
[xii][iv] Osmanlıcanın genel dil yapısı için bkz. Zeynep Korkmaz”,Türkiye Türkçesi : II.Osmanlıca” Türk Ans.C.32
[xiii][v] Mahmut Atila Aykut, TDK Yıllık 1994, s.63; Uykan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, Turhan Kitabevi 1984, s.125
[xiv][vi] Afet İnan, “Milliyetin Temel Direği Olan Dil Birliği”, Türk Dili,C.16.s. 182 (Kasım 1966),s.90-91; Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili ; TDK yay., Ankara 1992, s.191,belge 90
[xv][vii] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (Zeynep Korkmaz yay), AKDTYK, Atatürk Araştırma Merkezi yay.,Ankara 1994,s.10-11
[xvi][viii] Atatürkçü Düşünce El Kitabı,Atatürk Araştırma Merkezi,Ank.1995
KAYNAKÇA:
Tanyol, Prof. Dr. Cahit ,Atatürk ve Halkçılık
Kaynar, Ord. Prof. Dr. Reşat - Sakaoğlu , Prof.Dr.Necdet ,Atatürk Düşüncesi
Atatürkçü Düşünce El Kitabı ,Atatürk Araştırma Merkezi ,1995
Atatürkçülük ,Genel Kurmay Basım Evi,Ank.1983
Kavcar,Prof.Dr.Cahit,Edebiyat ve Eğitim,A.Ü.Basım Evi,Ank.1994
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

