Askerlik ve Öğrenim Yılları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Askerlik ve Öğrenim Yılları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2017 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN RÜTBE YÜKSELME TARİHLERİ


TEĞMEN  ( 1317-PİYADE.8 )            :  10 ŞUBAT 1902
ÜSTEĞMEN                                         :   1903
YÜZBAŞI (KURMAY)                          :  11 OCAK 1905
KOLAĞASI (KIDEMLİ YÜZBAŞI)      :  20 HAZİRAN 1907
BİNBAŞI                                               :  27 KASIM 1911
YARBAY                                               :  1 MART 1914
ALBAY                                                  :  1 HAZİRAN 1915
MİRLİVA (TÜMGENERAL)                 :  1 NİSAN 1916
ASKERLİKTEN İSTİFA                        :   8 TEMMUZ 1919 (ERZURUM KONGRESİ ÖNCESİ)
ASKERLİĞE GERİ DÖNÜŞ                  :  5 AĞUSTOS 1921 (BAŞKOMUTANLIK GÖREVİYLE)
MAREŞAL (MÜŞİR)                             :  19 EYLÜL 1921

ASKERİ GÖREVLERİ


  • 11 OCAK 1905         - KURMAY STAJI İÇİN 5 İNCİ  ORDU 30 UNCU SÜVARİ ALAYI’NA ATANDI.
  • 13 EKİM 1907          - SELANİKTEKİ 3 ÜNCÜ ORDU KARARGAHINA ,
  • 22 HAZİRAN 1908   - RUMELİ ŞARK DEMİRYOLLARI MÜFETTİŞLİĞİ’NE GETİRİLDİ
  • 13 OCAK 1909         - 3 ÜNCÜ ORDU REDİF,17 İNCİ SELANİK TÜMENİ KURMAYLIĞI’NA VE BU ARADA “HAREKET ORDUSU”NUN  BİRİNCİ KADEMESİNDE KURMAY BAŞKANLIĞINA,
  • 5  KASIM 1909       - 3 ÜNCÜ ORDU KARARGAHI’NA,
  • 6  EYLÜL 1910         - 3 ÜNCÜ ORDU SUBAY TALİMGAHI KOMUTANLIĞI’NA,
  • 1   KASIM 1910       - TEKRAR 3 ÜNCÜ ORDU KARARGAHINA,
  • 15 OCAK 1911         - 5 İNCİ KOLORDU KARARGAHI’NA,SONRADAN KIDEMLİ YÜZBAŞI RÜTBESİYLE 38 İNCİ PİYADE ALAY KOMUTANLIĞINA,
  • 13 EYLÜL 1911        - GENELKURMAY KARARGAHI’NA,
  • 1  OCAK 1912          - BİNGAZİ VE DERNE ŞARK GÖNÜLLÜLERİ KOMUTANLIĞI’NA,
  • 11 MART 1912        - DERNE KOMUTANLIĞI’NA,
  • 24 EKİM 1912          - İSTANBUL’A DÖNDÜ,
  • 21 KASIM 1912       - GENEL KARARGAH EMRİNE VERİLDİ.AKDENİZ BOĞAZI KUVVEİ MÜRETTEBE KOMUTANLIĞI HAREKAT ŞUBESİ MÜDÜRÜ, DAHA SONRA DA  BOLAYIR KOLORDUSU KAURMAY BAŞKANI,
  • 27 EKİM 1913          - SOFYA ASKERİ ATEŞESİ,
  • 11 OCAK 1914         - SOFYA GÖREVİNE EK OLARAK BELGRAD ATEŞEMİLİTERİ,
  • 20 OCAK 1915         - 19 UNCU TÜMEN KOMUTANI,
  • 28 TEMMUZ 1915     - 15 NCİ KOLORDU KOMUTANI,
  • 8  AĞUSTOS 1915    - ANAFARTALAR GRUP KOMUTANI,
  • 19 AĞUSTOS 1915   - ANAFARTALAR GRUP KOMUTANLIĞINA EK OLARAK 16 NCI KOLORDU KOMUTANI,
  • 27 OCAK 1916         - KARARGAHI EDİRNE’DE OLAN VE 25 KASIM 1916’DA DİYARBAKIR’A NAKLEDİLEN 16 NCI KOLORDU KOMUTANLIĞI,
  • 7  MART 1917          - 2 NCİ ORDU KOMUTANI,
  • 5  TEMMUZ 1917      - 7 NCİ ORDU KOMUTANI,
  • 9  EKİM 1917           - BECAYİŞEN 2 NCİ ORDU KOMUTANI,
  • 7  KASIM 1917        - GENEL KARARGAH EMRİNE,
  • 20 ARALIK 1917     - VELİAHTLA BİRLİKTE ALMANYA GEZİSİNE GİTTİ.
  • 7  AĞUSTOS 1918    - 7 NCİ ORDU KOMUTANI,
  • 31 EKİM 1918          - 7 NCİ ORDU KOMUTANLIĞI İLE BİRLİKTE YILDIRIM ORDULARI GRUP KOMUTANLIĞINA,
  • 7  KASIM 1918        - YILDIRIM ORDULARI GRUBU’NUN LAĞVEDİLMESİ ÜZERİNE HARBİYE NEZARETİ EMRİNE,
  • 30 NİSAN 1919        - ASKERİ VE MÜLKİ YETKİLERLE, 9 UNCU ORDU KITAATI MÜFETTİŞLİĞİNE ( 15 HAZİRAN 1919’DAN SONRAKİ ADI 3 ÜNCÜ )
  • 8  TEMMUZ 1919      - ERZURUM KONGRESİ ÖNCESİ ORDU MÜFETTİŞLİĞİNDEN VE ASKERLİK MESLEĞİNDEN İSTİFA ETTİ.
  • 5  AĞUSTOS 1921    - TBMM ORDULARI BAŞKOMUTANI ( BU GÖREVİ ÜÇER AYLIK SÜRELERLE UZATILARAK 29 EKİM 1923’E KADAR SÜRDÜRMÜŞTÜR. )
  • 30 HAZİRAN 1927  - ASKERLİKTEN EMEKLİYE AYRILDI.

BAŞÖĞRETMEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

“Yeni Türkiye’nin kurulması eğitime dayanır. En önemli ve en onurlu görevimiz eğitim işleridir. Ulusal eğitim işlerinde kesinlikle yengin olacağız.”

Bağımsızlık Savaşı’nı kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara, Atatürk’ün yanıtı, “Ulusal Eğitim Bakanı olmak” olmuştu. Türkiye’nin geleceğini eğitime dayandırması, bunu en önemli ve onurlu görev bilmesi, yenginlikle (utku, zafer) bu yolda bulunacağını vurgulaması da, eğitime-öğretime verdiği değerin göstergeleri olmaktadır.

İnsanımızın yok olma konumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence (bolluk, refah) çeviren, dağılmış, parçalanmışlığı birlikteliğe, bütünleşmeye yönlendiren, “Sayrı (hasta) Adam”ı sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna, halkına olan güvenini, “Silahıyla olduğu gibi, beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü, ikincinsinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur” sözleriyle vurgulaması, “düşün, bilinç savaşımı” nı ne denli önemsediğini göstermesi adına oldukça önemlidir.

“Bilinçlenme süreci” nin anlamını derinden kavrayarak şöyle demiştir: “Hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Ne var ki geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler, hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları, bu ulusa ve memlekete görev yapabilecek, yararlı olabilecek biçimde yetiştirilsin. Hiç olmazsa yetiştirmenin gerekliliğine inansınlar.”

Atatürk’ün “yetiştirme” kavramıyla dile getirmek istediği olgu “eğitim-öğretim” dir. Çocukları, gençleri önemsediği denli, günümüzde üzerinde yoğunlaşılan “anne-baba eğitimi”ni yıllar öncesinde önemseme ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Eğitim-öğretim olgusunun önemini algılamak, bu bağlam doğrultusunda bilinçlenmek ve bunu yaşama geçirmek, işlevselleştirmek,  gelecek kuşakların sağlıklı, yapıcı, olumlu bir konumda oluşmasının koşuludur Atatürk’e göre. Bağımsız bir Türkiye, gönençli bir ulus için koşul yine aynıdır: “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, ünlü ve yüksek bir toplum konumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa bırakır.”

“Okulun sağlayacağı bilim ve teknikle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle belirip gelişecektir”  sözleriyle, Atatürk’ün eğitim-öğretim olgusuna ne denli kapsamlı yaklaştığı açık – seçik ortaya konulmaktadır. “Okul” un önemi ve değeri, eğitim-öğretimle koşut bir gelişimi içermektedir. 

Gelecek kuşakların çağdaş donanımla yaşama atılmasında, önce okul ortamının, bilgilenme sürecinin sağlıklı gerçekleşmesi söz konusudur. Bu süreç, salt bilgilerin ardışıklığıyla, öğrencilere aktarılmasıyla değil, bilimle, teknikle, sanatla, ekonomiyle, yazınla (edebiyat) iç içe yaşayarak olabilmektedir. Birey olabilmek, ekin (kültür) insanı olarak yaşamak, ilerici, çağdaş bir konumu içselleştirmektir. Bilgiyle sevginin bileşkesini, birlikteliğini sağlayan kişi, yaşama, doğaya, insana daha duyarlı yaklaşan, incelen, paylaşımcı olan bir konuma ulaşacaktır. 

Atatürk’ün üzerinde durduğu okul ortamı, böylesi düşünceleri taşımaktadır. Bu düşünceler ne denli uygulamaya geçerse, anlamlaşırsa, Türkiye’nin, Türk ulusunun da geleceği o denli aydınlık, o denli güzel ve verimli olacaktır.
Atatürk’ün “Düşünce”ye, “Sanata”a, “Bilim”e verdiği değer, bireyin ekin insanı olmasını önemsediğini gösterirken, “Beden” sağlığına, “Spor” eğitimine verdiği değer de, iç-dış, eşdeyişle düşün-beden birlikteliğini ne denli önemsediğinin göstergesidir: “Düşüncenin gelişmesine olduğu denli vücudun / bedeni gelişmesine önem vermek ve özellikle ulusal krakteri, derin tarihimizden esinlenerek yüksek düzeylere çıkarmak gerekir.” 
Tarihsel gelişimimizi düşünce ve beden eğitimimizi içerir biçimde irdeleyen Atatürk, ulusal eğitimimizin olmazsa olmaz öğesi olarak gördüğü spor etkinlikleri üzerine şöyle demiştir: “Her çeşit spor etkinliklerini Türk gençliğinin ulusal eğitiminde başlıca öğelerden saymak gerekir.”

Okulun işlevine derinlemesine irdeleyen, açımlayan, Başöğretmeni şu sözleri de üzerinde durulması,düşünülmesi gereken sözlerdendir: “Kurtuluş, toplumsal yapıdaki sayrılığı (hastalığı) bulmak ve iyileştirmeye çalışmakla elde edilir; ve bu, ancak bilimsel yolla olursa, iyileşme olabilir. Yoksa sayrılık yerleşir, iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun sayrılığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri, toplumsal güçler. Düşünceler, anlamsız, temelsiz, uydurmalarla dolu olursa, o düşünceler sayrılıklıdır. Bunu  gibi toplumsal yaşam, us (akıl) ve mantıktan yoksun, yararsız, zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dopdolu olursa kötürüm olur. Önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler için coşkulu bir yurt sevgisi ve iyi niyet ve özveri en gerekli niteliklerdendir. Ne var ki bir toplumdaki sayrılığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletebilmek için bu nitelikler yeterli değildir. Bunların yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknik, fen yolundaki girişimleri etkinliği de okuldur. Onun için okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla, yücelterek analım. Okul, gençlere, insanlara saygıyı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en sağlam yolu belirtir".

Bağımsızlık, özgürlük, gönenç içinde yaşayan ve ilerleyen bir ulusu yaratmak, bunu yüzyıllar boyu geliştirerek anlamlaştırmak, Atatürk’e göre eğitim-öğretimle olabilir ancak. Aydınlık yarınların, bilinçli bir yaşamın sağlanabilmesi için eğitim-öğretimin anlamı oldukça derindir Atatürk’e göre.

Halkın içinden gelen, insanını derinlemesine tanıyan, Bağımsızlık Savaşı’nı onlarla omuz omuza veren önderimiz, “İnsanlar, ancak, erekleri, düşünceleri tanınarak gönderilip ve yönetilebilir” düşüncesiyle, insanımızın sorunlarını bilmenin, yarından beklentilerini saptamanın ve ona göre bir yönlendirmenin / yönetmenin sağlanabilmesinin önemini belirtmektedir. O’na göre halkın sorunlarının, beklentilerinin gerçek çözüm yolu eğitim-öğretimden geçmektedir. Başarının yolunun eğitim-öğretimle sağlanabilmesiniyse düzen bağına (disiplin, sıkıdüzen) bağlanmalıdır: “Yaşamın her çalışma aşamasında/ evresinde olduğu gibi, özellikle öğretim yaşamında sıkıdüzen başarının koşuludur. Yöneticiler ve öğretim kadroları sıkıdüzen sağlamaya, öğrenciyse sıkıdüzene uymaya zorunludur.”

Eğitim-öğretim olgusunun ne denli önemli olduğunu vurgulayan “Başöğretmen”, aynı oranda sıkıdüzene olan gereksinimi de vurgularken, öğretmenler denli öğrencilere de yoğun bir sorumluluk yüklemektedir. Öğretmenlere, özellikle “Yalınlık” ve “Törel Bilinç (vicdan)”i, en az sıkıdüzen  denli salık vermektedir: “Hiçbir yengiyle benzetme onamayan (kabul etmek) bir başarının coşkusu içindeyiz. Vatandaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bir yalın öğretmenliğin törel bilinçli mutluluğu, bütün varlığımızı sarmıştır.”

Atatürk’e göre eğitim-öğretim, böylesi bir yalınlığı içerdiği denli, süssüzlüğü, baskısızlığı da içermelidir: “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık beğenisinden (zevk) çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanan ve kullanılabilen bir araç konumuna getirmektir.” Bu bağlamda üzerinde durulması gereken kavram “Başarıdır.” Başarılması istenense, daha çağdaş, daha insanca, daha ilerici, daha aydın bir ulus içerisinde yaşamak. Böylesi bir yaşamı sağlamak amaçsa, eğitim-öğretim, bu yoldaki uygulanması gereken araç olmaktadır. Bu aracın içeriğindeyse bilgi, bilinç ve özgürlük yer almaktadır.

Bir yeni araç da “Bilimler Yurdu” dur. Atatürk, ilk ve orta öğretimle yetinmenin yetersizliğini, bunu aşmanın gerekliliğini şöyle ortaya koymuştur: “Arkadaşlar, Türk Ulusu yeni bir amaca doğru yürüyor. Memleketimizde uygarlığın simgesi Bilimler Yurdu (Üniversite, Darulfünun) olacaktır."

Atatürk, bu sözü söyleme konumuna uzunca bir uğraştan sonra gelmiştir. Önce Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline uygunluğunu sağlama uğraşını vermiştir. Bu sözleriyse şunlardır: “Bizim uyumlu, varsıl (zengin) dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardır kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bu gerekliliği anlamak zorundayız. Bunu anladığımızın belirtilerini yakın zamanda bütün dünya görmüş olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”

Bütün dünyanın bu gelişmişliği, bu değişimi görmesi demek, uygar dünyanın yanında olduğumuzun göstergesi olmaktadır Atatürk’e göre: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik görevi biliniz. Bu görevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilirse, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bundan insan olanlar utanmalıdır. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”

Atatürk, bir başka zaman diliminde, düşüncesini şu sözleriyle sürdürür: “Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun bütün emeklerini kısırlaştıran çorak yol dışında, kolay bir okuma-yazma açkısı (anahtar) vermek gerekir. Büyük Türk ulusu bilgisizlikten az emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline uyan bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma – yazma açkısı, ancak Latin kökünden alınan Türk abecesidir (alfabe). Sıradan bir deneme, Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline ne denli uygun olduğunu kentte, köyde yaşı ilerlemiş Türk yurttaşlarının ne denli okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.”

Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bugünlere gelmesinde alınan yol, Türk abecesinden bilimler yurduna (üniversite) dek süren zorlu uğraşın, yolculuğun güneş gibi aydınlığıyla anlamlaşmaktadır. Bu yolculukta "Bilim" ve "Teknik” in işlevi yadsınamaz bir gerçektir Atatürk’e göre: “Ulusumuzun, siyasal ve toplumsal yaşamında, ulusumuzun düşünce eğitiminde kılavuzumuz bilim ve teknik olacaktır. Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, olumlu bilimdir.”          
Bilimin yanı sıra “Ekin (Kültür)”i de çokça önemsemektedir Atatürk: “Yüzyıllarca süren bir dönemde yönetim savsaklamasının, devlet yapısında açtığı yaraları iyileştirmek için harcanan çabaların en büyüğünü, hiç kuşku yok ki, bilim ve ekin yolunda göstermemiz gerekecektir.”


“Bilim” , “Ekin”, Atatürk’te ne denli önemli olgularsa, “Felsefe” de o denli önemlidir. İlerlemenin, bağımsızlığın koşuludur O’na göre usa uygun bir yaşam; eşdeyişle; felsefe: “Usa uygun hiçbir kanıta dayanmayan, bir takım geleneklerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda sınırlama ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı usa uygun ve uygulamalı olarak göremezler. Yaşam felsefelerini geniş çapta olan ulusların egemenliği altına girmekten, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.”
Asker Ordusu” vatanın yaşamını kurtarıp, Bağımsızlık Savaşı’ndan utkuyla çıkmış olsa da, bir başka orduya daha gereksinim vardır Atatürk’e göre: “Ekin (Kültür) Ordusu”na.


Bunun için Atatürk diyor ki: “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gereksinim vardır; biri, vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, öteki, ulusun geleceğini yoğuran ekin ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Yalnız, ekin ordusu üyeleri, sizler, vatan için öldüren, vatan için ölen, birinci orduya, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreten ordunun bireylerisiniz. Ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin ordularınızın kazandığı utku için yalnız olanak hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacaksınız ve siz koruyacaksınız.” Ve ekliyor ardından: “Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve en saygıdeğer unsurudur. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”          
Eğitim-öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde bulup duyan, “Ulusal Eğitim Bakanı” olmayı isteyen, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören, “Cumhuriyet, öğretmenlerden, düşüncesi özgür, törel bilinci özgür, seziş ve anlayışı özgür kuşaklar yetiştirmesini ister” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 21. Yüzyılda da daha çağdaş, daha ilerici, daha bilinçli, daha erdemli, daha çalışkan, daha üretici, daha paylaşımcı, daha uygar ve eğitimin-öğretimin anlamını derinden kavrayan daha bilgi ve sevgi  dolu kuşaklarla aydınlanan bir Türkiye’nin her zaman önderi, her zaman “Başöğretmen”i olarak yaşayacak ve yaşatacaktır.

K A Y N A K Ç A
ATATÜRK, M.Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri  I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1989
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992
ATATÜRK KONFERANSLARI (1973 – 1974) Türk Tarih Kurumu Yayınları XVII. Dizi – Sa.6, Ankara, 1977
BAŞGÖZ, İlhan, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, T.C.Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları Dizisi/32, Ankara, 1995
İNAN, Arı, Düşünceleriyle Atatürk, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi- Sa.43, Ankara, 1991
KASRAL, E. Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1991
ÖZDEYİŞLERLE ATATÜRK, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı  Atatürk Yayınları Serisi No: 10, Ankara, 1981.

14 Ekim 2017 Cumartesi

ATATÜRK'ÜN ÖĞRENİM HAYATI

Atatürk harp okulundaMustafa Kemal İstanbul'da Harp Okulu öğrencisiyken (1899 - 1902)

Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'nden mezun olduktan sonra Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti. 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askeri Rüştiye'ye başladı. Okul döneminde Selanik'te, yaz aylarında ise çiftliğe giderek dayısı Hüseyin Efendi'nin yanında kalıyordu. Öğretmenleri Mustafa Kemal'in zeki ve yetenekli bir genç olduğunu hemen fark ettiler ve ona büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler.

Genç Mustafa'nın, "Kemal" ismini alması ise, adı geçen okulda gerçekleşti. Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi, yetenekleri ve zekası ile dikkat çeken Mustafa'yı sınıftaki diğer Mustafalardan ayırt etmek için, öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ekledi. Böylece genç öğrenci tüm dünyanın tanıdığı yeni ismiyle anılmaya başlandı: Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896'da Manastır Askeri İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ve Ali Fethi (Okyar) ile arkadaş  oldu. Mustafa Kemal, hem askerlik eğitimine devam ediyor hem de Fransızca dersleri alarak yabancı dil eğitimine büyük önem veriyordu.

Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni başarı ile bitirerek, 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. Üç yılda Harbiye öğrenimini tamamlayıp 10 Şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu.

Burada şu gerçeğin üzerinde özellikle durmak gerekir: Mustafa Kemal söz konusu okullarda üstün kişiliği ve seciyesiyle herkesin sevgisini, saygısını kazanmıştır. Harbiye ve Harp Akademisi'nde okuduğu sırada, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiş ve ülkenin zorlukların üstesinden gelebilmesi için çözüm önerileri üretmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ali menfaatleri açısından bir an önce yapılması gerektiğine inandığı düzenlemeleri büyük bir içtenlikle savunmuştur. Dahası, görüş ve düşüncelerini her ortamda dile getirmekten çekinmemiştir. 5 Şubat 1905 tarihinde Şam'a atanması ise, askeri hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.